ARAMA MOTORU :


Google Arama
www.erimsever.com


Bilginin paylaştıkça çoğalması ve ülkemizde daha fazla "Düzgün İşler" yapılması niyeti ile...

Site Haritası



Yukarı Çık
Afrika Dili - Güney Afrika Almanca - Almanya Arapça - Arabistan Arnavutça - Arnavutluk Azerice - Azerbaycan Baskça - İspanya Belarusça - Beyaz Rusya Bengalce - Bengal Bulgarca - Bulgaristan Çekce - Çekoslovakya Çince - Basitleştirilmiş Çince - Geleneksel Danca - Danimarka Endonezya Dili - Endonezya Ermenice - Ermenistan Eskenazi Dili - Almanya Yahudileri Estçe - Estonya Farsça - İran Filipince - Filipinler Fince - Finlandiya Fransızca - Fransa Galce - Galler Galiçyaca - Galiçya Gücerat Dili - Hindistan Gürcüce - Gürcistan Haiti Creole Dili - Haiti Hırvatça - Hırvatistan Hintçe - Hindistan Flemenkçe - Hollanda İbranice - İsrail İngilizce - Amerika, İngiltere İrlandaca - İrlanda İspanyolca - İspanya İsveçce - İsviçre İtalyanca - İtalya İzlandaca - İzlanda Japonca - Japonya Kannada (Karnataka) Katalanka - Catalan Andorran Korece - Kore Latince - Meksika Lehçe - Polonya Letonca - Letonya Litvanyaca - Litvanya Macarca - Macaristan Makedonyaca - Makedonya Malayca - Malezya Maltaca - Malta Norveççe - Norveç Portekizce - Portekiz Romence - Romanya Rusça - Rusya Sırpça - Sırbistan Slovakça - Slovakya Slovence - Slovakya Svahili - Jameyka Tamil - Hindistan Tayca - Tayland Telugu - Sri-Lanka Ukraynaca - Ukrayna Urduca - Pakistan Vietnamca - Vietnam Yidce - Rusya Yahudileri Yunanca - Yunanistan


www.erimsever.com Mesnevi'den Hikayeler sayfası için lütfen tıklayınız



SEVGİNİN BEDELİ :

Küçük oğlu annesine geldi ve ona kağıdı uzattı.
Annesi ellerini önlüğüne kuruladıktan sonra kağıdı okumaya başladı;

   Çimleri biçtiğim için 5 lira,
   Odamı temizlediğim için 2 lira,
   Alışverişe gittiğim için 1 lira,
   Küçük kardeşime baktığım için 2 lira,
   Çöpü attığım için 1 lira,
   İyi bir karne getirdiğim için 5 lira,
+ Bahçeyi temizlediğim için 2 lira,
   Toplam borç 18 lira..

Anne, umutla kendisine bakan oğlunun elinden kağıdı aldı ve kağıdın arka yüzüne şunları yazdı;

Seni 9 ay karnımda taşıdım BEDAVA,
Hasta olduğunda başında bekledim, elimden geleni yaptım, senin için dua ettim BEDAVA,
Yıllar boyu değişik nedenlerle senin için gözyaşı döktüm BEDAVA,
Senin için geceler kaygı duyup, uykusuz kaldım BEDAVA,
Oyuncaklarını topladım, yemeğini hazırladım giysilerini yıkadım, ütüledim BEDAVA..

YAVRUM ve bunların hepsini topladığın zaman gerçek sevginin bedelinin olmadığını görürsün, bedavadır çünkü...

Çocuk annenin yazdıklarını okuyunca gözleri doldu.
Annesine baktı, "Anneciğim seni seviyorum" dedi ve kalemi alarak bu kağıda "HEPSİ ÖDENMİŞTİR" yazdı..



20 LİRA :

Adam yorgun argın eve döndügünde 5 yaşındaki çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.

Çocuk babasına, ’Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun’ diye sordu...

Zaten yorgun gelen adam, ’Bu senin işin değil’ diye cevap verdi.

Bunun üzerine çocuk ’Babacım lütfen, bilmek istiyorum’ diye üsteledi.

Adam ’İlla da bilmek istiyorsan 20 lira’ diye cevap verdi.

Bunun üzerine çocuk ’Peki bana 10 lira borç verir misin’ diye sordu. Adam iyice sinirlenip, ’Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat’ dedi.

Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.

Adam sinirli sinirli ’Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder.’ diye düşündü. Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü, ’Belki de gerçekten lazımdı’... Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı... Yatağında olan çocuğa, ’Uyuyor musun’ diye sordu. Çocuk ’Hayır’ diye cevap verdi...

’Al bakalım, istediğin 10 lira. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim’ dedi...

Çocuk sevinçle haykırdı, ’Tesekkürler babacığım’... Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.

Bunu gören adam iyice sinirlenerek, ’Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?... Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok’ diye kızdı... Çocuk ’Param vardı ama yeterince yoktu’ dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı :

’İşte 20 lira... Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım ?...’



NİYE BEN :

Niye Ben diyen herkes için (121kB) Türkçe - İngilizce



İHTİYARLIK KAÇ YAŞINDA BAŞLAR :

İhtiyarlık Kaç Yaşında Başlar? - William Gladstone (192kB)



SONAT :

Mozart'ın bir sonatını çalan piyaniste sormuşlar "Ne anlatıyor?" diye

Piyanist yanıt olarak sonatı bir daha çalmış..



UÇAK :

Bir kadın, uçakta zenci bir adamın yanında oturuyordu.
Durumdan rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı.
Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadığına bakacağını söyledi.

Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı izliyorlardı, bu kadının sadece terbiyesizliğ ine değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit oluyorlardı.

Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti.
Bu kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu.
Birkaç dakika sonra geri gelen hostes, kadına:
"Çok özür dilerim gerçekten de uçakta boş yer yok... Birinci sınıfta bir yer bulduğum için mutlu oldum...
Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı, zira bu değişiklik için pilottan izin almam gerekiyordu.
Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde tutulamaz´ dedi ve bu izni verdi.

Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı , bu esnada kadın da bir zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı.
Aynı anda hostes, oturmakta olan zenciye dönerek :

"Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem için beni takip eder misiniz lütfen?
Seyahat firmamız adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür diliyor."

Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran Uçak personelini alkışladılar, tebrik ettiler. O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı ödüllendirildiler.

Aşağıdaki mesaj, tüm ofislere personelin görebileceği bir biçimde iletildi :

"İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler.
Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar."



ACELE KARAR VERMEYİN :



Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..

"Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylüler, ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. "Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."

Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. "Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."

"Karar vermek için yine acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha baslangıç. Birinci cümlenin, birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"

Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden bunamış" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara: "Bir kez daha haklı çıktın" demişler.

"Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş.

"O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru.. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, sanşmış meğer..."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor..."

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:
"Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.
Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

Lao Tzu (Çinli düşünür)




BİR İNSANIN ANAVATANI ÇOCUKLUĞUDUR - Epictetus :

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, "Hocam elinizi öpmek istiyorum" dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisini söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en onemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. "Ben ne yapıyorum" diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?”
Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldigim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uç bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginligim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gidince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yasasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musunuz ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürleri sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı?
Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber asağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokaga çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizli, örtük ama onemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen-veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen;
“Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevlerini kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyecegim.
- Eşiniz gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi.
Ben yalnız gittim ve diger veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı, gülümsedi, "siz ne yaptınız bu çocuğa" dedi.
Hiç cevap vermedim, önüme baktım. "Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa" dedi.
“Çok mu kötü hocam?” diye sordum.
Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuga siz?”
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulaklarıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı.
Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı.
“O kadar mi kötü?” diye sordu.
Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlatabildim.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkur ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutlulugu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
“Çocuklar gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan Cüceloğlu



AVUSTRALYA'DA İNSAN OLMAK :

Efendim Melbourne'e vardık. Bir ev kiraladık, ben oradaki akrabalarıma harıl harıl soruyorum 'Yahu, elektrik, telefon, su, gaz idarelerinde tanıdığınız var mı?'
Biri 'Ne yapacaksın?' diye sordu. 'Öyle bir müessesede mi çalışmak istiyorsun?'
Ben 'Hayır' diye cevap verdim 'Yeni eve o hizmetleri bağlatmak istiyorum da...'
Adam güldü, 'Bana adresini söyle' dedi. Adresi verdim, geçti telefonun başına, o idareleri tek tek aradı. Akşama doğru bütün hizmetler bağlanmıştı.
Bir gün elektrik idaresinden bir mektup geldi. Mektupta 2 ay kadar sonra, bir gün bizim sokakta elektrik kesileceği bildiriliyor ve ilave ediliyordu 'Eğer o gün mutlaka elektriğe ihtiyacınız varsa size bir jeneratör tahsis edilecek ve harcadığınız elektrik normal tarife üzerinden hesaplanacaktır. Ancak jeneratör sayısı sınırlı olduğu için sadece mücbir ihtiyaç sahiplerinin müracaatı...'
Ben istemedim, ama komşumuz, yalnız yaşayan yaşlı kadın jeneratör istedi. O sabah 8'de 2 teknisyen jeneratörü getirip kadının sistemine bağladılar.. Sonradan, merak edip sordum bu iş için sadece harcadığı elektriğin bedeli olan 45 sent almışlar.
Ben herkesin insan olduğunu ve herkese aynı muamelenin yapılması icap ettiğini Avustralya'da öğrendim. Bir tek gün kimse hakkımı yemedi, kuyrukta önüme geçmedi, trafikte açıkgözlük yapmadı, avanta istemedi...
Kızım yeni bir mektebe başlamıştı 'Gel çarşıya çıkıp eksiklerini alalım' dedim. 'Lüzum yok' dedi, 'Her şeyi okuldan verdiler'
Bir gün aynı mektepten bir mektup geldi 'Bazı talebelerin, öğle yemeği olarak pahalı gıda maddeleri getirdiklerini fark ettik. Lütfen çocuğunuzun yanına sadece, bütün ailelerin çocuklarına alabilecekleri şeyler verin. Bu yaşta çocukların arkadaşlarına imrenmesi kötü bir şeydir'
Annem bizi ziyarete geldi. Meydana karşılamaya gittik, bekliyoruz, arada gümrüğün kapısı açılıyor ve annemi oradaki bir memur ile konuşurken görüyorum. İngilizce bilmeyen annemin sohbeti bir türlü bitmiyor. Dikkat ettim annemin elinde bir portakal var. Nihayet annem çıktı ve iş anlaşıldı. Kıtayı mikroplardan korumak için Avustralya'ya herhangi bir gıda maddesi sokmak yasak. Annem uçaktan bir portakal alıp çantasına koymuş. Adam onu görünce, hemen elinden alıp çöpe atacağına, büyük bir sabır ile Avustralya'nın neden bu kaideyi uyguladığını anlatıyor ve 'Bu size karşı yapılmış bir hareket değildir, hepimizin sağlığı için alınan bir tedbirdir filan diyor'
Melbourne'da ve Avustralya'nın hemen hemen tamamında deniz kenarında bina yoktur. Memleketi bir yol çevreler. Kıyılar herkesindir. 5-10 kilometrede bir, denize girmek, piknik yapmak için tuvalet, duş, elektrikli mangal ve soyunma odaları gibi bedava tesisler vardır. Yalnız elektrikli mangalı çalıştırabilmek için para atmak lazımdır.
Bir gün oldukça yüklü bir telefon faturası geldi. İdareyi arayıp, bu faturayı ödemekte zorluk çektiğimi söyledim ve şu cevabı aldım 'Siz bu faturayı bu ay ödemeyin. Biz bunu 12'ye bölerek 1 sene müddet ile her aylık faturanıza ilave edeceğiz. Ama bundan sonra her faturayı ödeyin'. Sorduğumda faiz ödemeyeceğimi de öğrendim.
Avustralya'da yaşayan her insan bedava sağlık sigortasına sahiptir. Şehrin merkezi dışında 2 katlıdan yüksek bina bulunmaz. Normal evler 1 dönüm bahçe içinde, müstakil evlerdir. Şehrin belki yarısı golf sahaları (bedava), botanik bahçeler, göller ve akarsular ile kaplıdır. Okullar bedavadır. Musluktan akan su, hakiki içilen sudur (sözde değil özde). Kilise, cami, havra, Budist tapınakları ve daha nice dini yapı yan yana varlıklarını devam ettirir.
SBS adlı devlet televizyonunda Avustralya'da yaşayan 100 küsür ayrı millete mensup insanların kendi dilinde yayın yapılır. Çoğu Avustralyalı, 2 vesile ile kravat takar; düğün ve cenaze.
Avustralya'da en büyük suç yalan söylemektir. Yalan söyleyen, yalan beyanda bulunan insanın hayatı kayar. Onun dışında her şeyin bir çaresi bulunur.

Dr. Serpil Taşdelen



SULTANIN YÜZÜĞÜ :

Sultan Mahmut bir gün tüm vezirlerini toplayıp, bana bir yüzük yaptırın ve üzerine öyle birşey yazdırın ki ona her baktığımda, hüzünlüysem neşeleneyim, neşeliysem hüzünleneyim diye buyurmuş... Vezirler toplanmışlar dört bir yana haber salmışlar. Sonunda bir gün bir yüzükle sultanın karşısına çıkmışlar, yüzüğü vermişler.

Sultan Mahmut tamam işte bu demiş...

Yüzüğün üzerinde "Bu da geçer ya hu" yazıyormuş...

Hattatlar bu sözü çok sevmişler ve eserlerinde sıkça kullanmışlar. Günümüzde bile latin harfleriyle yazılıp, duvarlara asılmıştır.

bu da geçer Bu yazı tersinden de aynen okunabilen bir 'Ambigram'dır. Ambigram Üreteç Programı



5 MAYMUN DENEYİ :

Kafese beş maymun koyarlar. Ortaya bir merdiven kurarlar.
Kafesin tepesine de iple bir hevenk muz asarlar.
Herhangi bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde, dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar.
Ama sadece merdivenleri çıkmaya çalışan maymuna değil, diğerleri de bu soğuk sudan nasibini alır.

Sonra maymunlardan biri dışarı alınıp, yerine yeni bir maymun (adı 'A' olsun) konulur. A'nın ilk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur; fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler.

Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla (adı 'B' olsun) değiştirilir. B de merdivene yaptığı ilk atakta dayak yer. Bu ikinci yeni maymunu (B) en şiddetli ve istekli döven sonradan kafese giren ilk maymun A'dır !

Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. En yeni gelen maymun (adı 'C' olsun) da ilk atağında cezalandırılır. Diğer dört maymundan ikisinin, (sonradan gelen A ve B) en yeni gelen maymunu (C) niye dövdükleri konusunda hiçbir fikirleri yoktur ! Yine de şiddetle onu döverler.

Son olarak en başta ıslanan maymunların dördüncüsü ve beşincisi de yenileriyle (D ve E) değiştirilir.

Tepelerinde bir sürü muz aslılı olduğu halde artık hiçbiri merdivene yaklaşmamaktadırlar.

Neden mi ? Çünkü burada işler böyle gelmiştir ve böyle gitmektedir.



MAYMUN DENEYİ :





MAYMUN DENEYİ - PARA :

Keith Chen, Yale Üniversitesinde ekonomi bölümünde görev yapan bir profesör. Keith Chen'in araştırması, maymunlara para kullanmayı öğretmek ve bunun sayesinde topladığı bilgileri bizlerin yani insanların, para ile olan ilişkisini karşılaştırıp çeşitli sonuçlar çıkarmak.

Araştırma, Yale Üniversitesinin maymun laboratuarında başlıyor. Bu laboratuarda 7 adet capuchin maymunları, bir ana ve birçok küçük deney kafeslerinde, para kullanmayı öğreniyorlar. Para olarak gümüş renkli somun kullanılıyor. Süreç gayet basit. Ana kafesten bir maymun alınıp, deney kafesine koyuluyor ve bu maymuna para adını verdikleri somun veriliyor.

Maymun öncellikle bu somunu kokluyor ve ağzına götürüyor. Bu aşamada bir tepsi içerisinde çeşitli yiyecekler getiriliyor: elma, üzüm ve jell-o.

Amaç, bu 7 maymunun her birinin sevdiği yiyecek türünü bulmak ve bu yiyeceği elde etmek için parayı kullanmalarını sağlamak. Deney kafesindeki maymun elmayı seçiyor. Araştırmacılar, maymuna elmayı vermeden önce, elinden parayı alıp, maymuna yiyeceği veriyorlar. Bu süreç haftalarca sürüyor ve maymunlar birkaç hafta sonra ellerindeki somunun yani paranın gücünü anlamaya başlıyorlar.

Maymunlar paranın kullanımını, araştırmacılar da en çok tercih edilen yiyeceği öğrendikten sonra, yeni bir süreç başlıyor: fiyatlandırma.

Bu yeni süreçteki amaç, maymunların, biz insanlar gibi rasyonel kararlar verip vermediğini bulabilmek. Böylece araştırmacılar, birçok maymunun tercihi olan jell-o'nun fiyatını iki somun, elmanın fiyatını yarım somun ve üzümün fiyatını ise bir somun yapıyorlar.

Buldukları sonuç ise gerçekten ilginç. Maymunlar deney sırasında, biz insanlar gibi para harcama konusunda çoğu zaman rasyonel davranıyorlar. Parasını, en çok yiyecek alabileceği şekilde harcamaya başlıyorlar.

Maymunlar 1 somun verip 2 dilim elma almayı, fiyatı 2 somun olan bir adet jell-o'ya tercih etmeye başlıyor. Buraya kadar her şey güzel!

Günlerden bir gün, yine ana kafesten, deney kafesine alınan maymun, deney kafesindeki bir tepsi içinde bulunan 12 somunu görüp, aniden çılgına dönüyor. Paraların bulunduğu tepsiyi kapıp, ana kafese fırlatıyor ve kendisini de ana kafese atıyor. Ana kafesteki bütün maymunlar bir anda gökten para yağdığını görüp, yere düşen paraları kapışmaya başlıyorlar.

Levitt, bunu yazısında maymun tarihinde gerçeklesen ilk "banka soygunu" (maymunun tepsiyi çalması) ve "hapishane kaçışı" (maymunun deney kafesinden, ana kafese kaçışı) olarak tanımlıyor.

Bütün bu kaos içinde araştırmacılar, ana kafesteki maymunlardan parayı geri almaya çalışıyor. Olay biraz yatıştığı bir anda Keith Chen, hiç görmemeyi tercih ettiğini söylediği bir olaya şahit oluyor: Erkek maymunlardan biri, dişi maymunlardan birine yaklaşıp, ona elinde bulunan somunlardan birini veriyor ve bunun karşılığında dişi maymun, erkek maymunun seks teklifini kabul ediyor! İşin ilginç yanı bu iki maymunun "işi" bittikten sonra, dişi maymun "kazandığı" parayı araştırmacıya getirip, bununla üzüm almaya çalışıyor. Chen, bu olayı maymun tarihindeki ilk " fuhuş" olarak tanımlıyor.

Üniversitenin araştırma etik bölümü, maymunlar üzerinde yapılan para araştırmasının maymunların yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmayı iptal edip, maymunlara para verilmesini yasaklıyor.

Kaynak : uludagsozluk.com





KURBAĞA DENEYİ :

Kurbağayı kaynar bir suya atarsanız can acısıyla sıçrayıp kendini kaynar sudan dışarı atmaya çalışır.

Eğer kurbağayı normal ısıda bir suya atarsanız rahatsız olmaz ve sudan kaçmaya çalışmaz.

Suyun altını yakıp kısık ateşte ısıyı yavaş yavaş arttırırsanız kurbağa çok yavaş gerçekleşen bu ısı değişimini farketmez ve suda kalmaya devam eder.
Su iyice ısınıp kaynamaya başladığında ise kurbağa çoktan sıcaktan mayışmış durumdadır ve farkına bile varmadan haşlanmaya başlar.

Bu deneyi sizlerle kurbağalara kıyalım diye paylaşmadım.. Hani o pek gururlandığımız "değerlerimiz"i hiç farkında bile olmadan işte bu şekilde kaybediyoruz...



BU GENÇLİĞİN SIRRI NEDİR ? :

Evvel zaman içinde memleketin birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış. Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış.
"bu gençliğin sırrı nedir" diye.
İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya... Ama sorular sık, soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.
Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine.
"Bu davette size sırrımı açıklayacağım" demiş. Herkes merakla davete gelmiş. Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş. Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş. Herkes konu ne zaman açılacak diye merak ederken adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş.
"Hatun , şu kilerden bir karpuz getirir misin bize sana zahmet!.."
Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da :
" Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet" demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş. Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.
"Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin" demiş. Başka istemiş. Bu böylece dört sefer daha tekrarlanmış. Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedecik sormuş.
"Eeeee? Arkadaşlar işte benim gençliğimin sırrı burada anladınız mı??"
Herkes birbirinin yüzüne bakmış.Kimse bir şey anlamamış..
"Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!" Dedecik gülmüş.
"Efendiler" demiş
"O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile "aman be adam, deli misin nesin şu tek karpuzu ne taşıttırıyorsun bana defalarca..." demedi. Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi. İşte bütün bu gençliğimi hanımıma borçluyum."
"Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız. Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız. İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız." demiş.

Kaynak : Büyüklere Masallar / BU - Bütün Dünya Dergisi



VERESİYE DEFTERİ :

Muallim Ahmet Rıfkı !

Yıl 1915...

Çanakkale’de kızılca kıyametin koptuğu günler... Aylardan Mayıs...

Vefa Lisesi Fransızca Muallimi Ahmet Rıfkı her günkü gibi mektepten içeri girer. Selam verir Ahmet Rıfkı ama çocuklar selama bile karşılık vermezler!..

Ahmet Rıfkı iyice şaşırmıştır.

Arka sıralarda oturanlardan biri ayağa kalkarak; “Hocam, mahallemizde eli ayağı tutan ağabeylerimiz Çanakkale’ye gönüllü gittiler, ama siz hala buradasınız! Biz de gitmek istiyoruz, fakat yaşımız tutmuyor, söyler misiniz bize, vatanımız elden giderse sizin verdiğiniz eğitim ne işe yarar?”

Yaşlı gözlerle sınıftan çıkar ve mektebin idaresine dilekçesini verir.

Arkadaşlarıyla, talebeleriyle vedalaşır, evine gelir.
Ahmet Rıfkı’nın hayattaki tek varlığı yaşlı annesi Ayşe Hanımdır ve Şehzadebaşı semtindeki evlerinde beraber oturmaktadırlar.
Durumu annesine anlatır, ondan hakkını helal etmesini ister.

Ardından mahallenin bakkalı, gün görmüş bir zat olan Selahaddin Adil Efendiye uğrar ve şöyle der:

“Selahaddin Amca, Allahın izniyle vatanın bağrına saplanmış olan düşman hançerini çıkartmaya gidiyorum. Senden isteğim, anamı iaşesiz bırakma! Kısmetse dönüşte borcumu öderim!”

Çeşitli cephelerde savaşa katılır. 19 Aralık 1915 günü şehit olur...

Annesi haberi alır, çok üzülmesine rağmen imanı bütün bir hanım olduğundan hadiseyi tevekkülle karşılar.

Aklına, veresiye yiyecek aldığı bakkal gelir.

“Yedi aydır senden veresiye alırız, borcumuzu verelim de oğlum borçlu yatmasın!” der.

Selahaddin Efendi şöyle cevap verir:
“Ayşe Hanım, sen okuma yazma bilmezsin, okuma bilen bir yakınını getir de hesabı o çıkarsın!”

Bunun üzerine Ayşe Hanım, komşusunun kızı Gülşah’la birlikte dükkana gider.

Selahaddin Adil Efendi, “Ahmet Rıfkı” bölümünü açarak veresiye defterini Gülşah’ın önüne koyar!
Gülşah, onlara veresiye defterindeki kırmızı harflerle yazılmış satırları gösterir.

Şöyle yazıyordur defterde:

“Bu hesap Ahmet Rıfkı’nın kanıyla ödenmiştir, vesselam!”





FARKLI YAKLAŞIMLAR, FARKLI SONUÇLAR :

Dr. Ruskin, Amerikan Tıp Birliği dergisinde yayınlanan aşağıdaki yazısında, gülünç bir yanlış anlamanın kişide nasıl tümüyle farklı bir yaklaşım duygusu oluşturabileceğini anlatmaktadır.

Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okudu:

Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğin de tepki veriyor.
Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba harcıyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde.
Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor.
Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir neden yokken sinirleniyor. Bir gelip onu yatıştırana dek de feryat figan bağırıyor.

Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımına üstlenmek isteyip istemediklerini sordu.

Öğrenciler bunu yapamayacaklarının söylediler.

Ruskin, kendisinin bunun büyük bir zevkle yaptığını ve onlarında yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırdılar.

Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başladı.

Fotoğraftaki, doktorun altı aylık kızıydı.



DEĞERLİ TAŞ :

Bilge, dağlarda gezerken bir derenin içinde değerli bir taş buldu. Ertesi gün, aç bir gezginle karşılaştı.
Yiyeceğini onunla paylaşmak için torbasını açınca, aç gezgin değerli taşı gördü ve onu kendisine vermesini rica etti. Bilge tereddüt etmeden verdi.

Gezgin ne kadar talihli olduğunu düşünerek sevinçle ayrıldı yanından...
Bu taşın kendisini ömür boyu geçindirecek kadar değerli olduğunu biliyordu.

Ancak, birkaç gün sonra, taşı bilgeye geri getirdi ve şöyle dedi :
Kaç gündür düşünüyorum. Bu taşın ne kadar değerli olduğunu biliyorum, ama bana ondan daha değerli bir şey vermen ümidiyle onu sana geri veriyorum :

Lütfen, bu taşı bana hiç düşünmeden vermeni sağlayan şey nedir, onu bana öğretir misin ?





MAKAM :

Nasrettin Hoca'ya sormuşlar:
“Kimsin?”
“Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.”
Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca:
“Sen kimsin?”
“Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.
“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasrettin Hoca.
“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam.
“Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca.
“Vezir” demiş adam.
“Daha daha sonra ne olacaksın?”
“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
“Peki, ondan sonra?”
Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş:
“Hiç.”
“Daha niye kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: "Hiçlik makamında!”



20 SENT :



Londra'daki Camii'ye yeni bir imam gönderilmiş.
İmam şehre gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman da aynı şöföre rastlıyormuş... Bir gün, bilet alırken şoför para üstünü yanlışlıkla 20 Sent fazla vermiş.

İmam yanlışlığı oturup da parasını sayınca fark etmiş.
Kendi kendine 20 Sent'i geri versem mi şöföre diye düşünüyormuş.
Ama içinden bir ses diyormuş ki çok gülünç bir para ve şoförün umurunda değil.
Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten sadece 20 Sent, onlara bir şey yapmaz.
Bu parayı saklayabilirim diye düşünmüş, Allah'tan gelen bir hediye gibi...

İnecegi durağa gelince, İmam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce şoförün yanına gitmiş, 20 Sent'i geri vermiş ve demiş ki:
Paranın üstünü fazla verdiniz.

Şöför gülümsemiş ve demiş ki:
Siz caminin yeni İmamısınız değil mi..?
Aslında uzun zamandır sizi Caminizde ziyaret etmek istiyordum.
İslam'ı öğrenmek için.
Bu yüzden bilerek size fazla para verdim.
Nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim...

İnerken İmam artık bacaklarını hissetmiyormuş.
Yere yığılacakmış neredeyse, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış.
Gözlerinden yaşlar dökülerek demiş ki:
Allah'ım az daha İslam'ı 20 Sent'e satıyordum..!



SİYAH - BEYAZ :

Ortaokuldayken, sınıf arkadaşlarımdan birisiyle ciddi bir tartışmaya girdim. Onun haksız olduğundan,kendiminse haklı olduğumdan emindim.

Öğretmenimiz bize çok iyi bir ders vermeye karar verdi. Bizi bütün sınıfın önüne çıkardı ve onu masanın bir tarafına, beni de diğer tarafına yerleştirdi.
Masanın tam ortasında yuvarlak bir nesne vardı. Siyah renkli bir nesne. O çocuğa nesnenin rengini sordu. Çocuk, 'Beyaz' diye yanıtladı. Söylediğine inanamadım, çünkü nesne siyahtı. Yeniden tartışmaya başladık, bu kez de nesnenin rengi hakkında..

Öğretmen bu kez beni çocuğun yerine, onu da benim yerime geçirdi. Ve bu kez bana nesnenin rengini sordu. 'Beyaz', yanıtını vermek zorundaydım, çünkü belli ki nesnenin bir tarafı beyaz, diğer tarafı ise siyahtı.

Öğretmenimiz o gün bana çok güzel bir ders verdi. Karşımdaki kişinin bakış açısını anlamam için, kendimi onun yerine koymam gerekiyordu.

Judie Paxton



ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK (Learned Helplessness) :

Dr. Seligman ve çalışma arkadaşları tarafından bulunan bir psikoloji terimi olan öğrenilmiş çaresizlik, hayvanların ya da insanların, karşılaştıkları olumsuz olaylar üzerinde kontrollerinin olmadığını düşündükleri durumlarda ortaya çıkan apati (duygusuzluk) durumuna denir.

Bu rahatsızlığı olan kişi, daha önce yaşadığı olumsuzluklarla tekrar karşılaşmaktan kaçınmak için çaba sarfetmez. Dr. Seligman'a göre, bireyin olumsuz olaylara maruz kalmasıyla gelişen öğrenilmiş çaresizlik duygusu; motivasyonsuzluk, uyumsuzluk, pasiflik, depresyon, umutsuzluk, eylemlerin sebepleri ve sonuçlarıyla ilgili bir bağ kuramama gibi sorunlara neden olmaktadır.

Öğrenilmiş çaresizlik, organizmanın davranışlarıyla olumsuz bir sonucu kontrol edemeyeceğini öğrenmesinden sonra, davranışlarıyla olumsuz sonucu ortadan kaldırabileceği durumlarda gereken çabayı gösterememesi olarak tanımlanır.

Örnek 1 - Köpekbalığı :
Bir laboratuara büyük bir akvaryum koyuluyor. İçine bir büyük balık ve çok sayıda küçük balık atılıyor. Doğal olarak, büyük balık acıktıkça küçük balıkları yiyor. Bu durum sonrasında, akvaryumun tam ortasına dikey bir cam yerleştiriliyor ve böylece akvaryum ikiye ayrılmış oluyor... Bu işlem sonrasında, büyük balık bir tarafa, küçük balıklar da cam bölmenin diğer tarafına yerleştiriliyor... Büyük balık acıktığında, cam bölmeyi geçmek ve küçük balıkları yemek için defalarca deneme yapmasına rağmen cam bölmeyi geçemiyor... Büyük balığın bu mücadelesi tam 28 saat sürüyor... 28. Saat sonunda büyük balık artık cam bölmenin diğer tarafına geçme mücadelesine son veriyor... Bir müddet sonra, cam bölme kaldırılıyor... Sonuç çok ilginçtir!... Küçük balıklar, büyük balığın etrafında dolaşıp duruyorlar fakat büyük balık, onları yemek için hiçbir girişimde bulunmuyor... Bu durum, büyük balığın çaresizliği öğrendiğinin ispatıdır... Sonuçta; büyük balık, etrafında dolaşan çok sayıda küçük balık olmasına rağmen açlıktan ölüyor!...
Burada büyük balık yiyememeyi, yapamamayı, mücadele etmemeyi yani çaresizliği öğrenmiş oluyor... Psikolojide buna “ Öğrenilmiş Çaresizlik” diyoruz...

Örnek 2 - Pireler :
Öğrenilmiş çaresizlikle ilgili psikologlar bir pire deneyi yaparlar. Pirenin ne kadar zıpladığını ölçerler ve 50 cm zıpladığını görürler. Pireyi yüksekliği 30 cm olan cam kavanoza koyarlar. Kavanozun ağzını kapatırlar. Kavanozun altından ısıtırlar. Pire, yer ısındıkça zıplar ve zıpladıkça kapağa çarpar. Bir süre sonra pire kapağa çarpmamak için 29 cm sıçrar, düşer. Ama kapağa çarpmaz. Pire bunu alışkanlık haline getirdikten sonra kavanozun kapağını açarlar. Pire hala 29 cm sıçrıyor. Halbuki eskiden 50 cm sıçrardı. Pire bu deneyle 29 cm' den fazla sıçrayamayacağını öğrenir.

Örnek 3 - Fil Eğitimi :
Filler daha yavruyken, kalın bir zincirle bacağından bir direğe bağlanır. Önceleri hayvan kaçmaya çalışır ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne zinciri koparabilir ne de direği yerinden oynatabilir. Fil yavrusu ayağında zincirle büyür ve kaçamayacağını kabullenir. Özgürlük kavramını yitirir. İşte bu noktada ayağındaki zincir çözülür ve yerine konulan ince bir halatla birkaç santimetre boyunda tahtadan bir çubuğa bağlanır. Fil, bu koşullarda kolaylıkla kaçabilecek olmasına rağmen olduğu yerde kalır. Çünkü hâlâ var olduğunu sandığı zincirini asla kıramayacağına inanır. Fil büyüyünce ipten kurtarılır. Ama artık o alanın dışına çıkamayacağını öğrenmiştir.

Örnek 4 - Kurbağa Yarışı :
Bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiçbiri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece su sesler duyulabiliyormuş:
"Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!" Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırıyorlarmış:"... Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!.." Sonunda, kurbağaların bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş bu işi nasıl başardın diye. O anda farkına varmışlar ki kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

Sonuç :
Geçmişte yaşadığımız başarısızlıkların bugünümüzü ve geleceğimizi şekillendirmesine izin vermemeliyiz... Başarısızlıklarımızı ne unutmalıyız ne de büyütmeliyiz...

Çaresizliği öğrendiğimiz andan itibaren emel ve arzularımızı, hedef ve ideallerimizi, ümid ve hayallerimizi, hayata karşı mücadele arzumuzu kaybetmeye başlarız. Bu hal, bizlerin isteyerek yaptığımız davranışları azaltarak, mecburi davranışlarımızı arttırır... Bazı devlet dairelerine gittiğimizde , gördüğümüz manzara gibi...

Zordan, arızadan, menfiliklerden ve başarısızlıklardan korkmamalıyız... Çünkü, bilmeliyiz ki; “korkunun kendisi, korkulan şeyden daha fazla zarar vericidir”

Gelin, çaresizliğin değil, çarelerin öğreticisi ve öğrencisi olalım... Umuda ve hayatın gülen yüzüne yolculuktan asla geri kalmayalım... Bu da, çaresizliği değil, çareyi öğrenmekle mümkündür...

Necip Fazıl'ın dediği gibi "Ya çaresizsiniz, Ya da çare SİZ'siniz."

Kaynak (İnternetten derleme) : Psikolog Rabia AKSOY 1, Psikolog Nur GEZEK, PDR Uzmanı Mehdi BARAN 2



YARDIMLAŞMA :

Oslo'da üşüyen çocuk



HASTA BEBEK YARDIMI :

Arjantin'li ünlü golf ustası Robert de Vincenzo, yine bir turnuvayı kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş ve kulüp binasına gidip oradan ayrılmak üzere hazırlanmıştı. Bir süre sonra binadan çıkıp otoparktaki arabasına yürürken yanına bir kadın yaklaştı. Kadın, başarısını kutladıktan sonra ona çocuğunun çok hasta ve ölmek üzere olduğunu anlattı. Zavallı kadının hastane masraflarını ödemesi olanaksızdı.
Kadının anlattığı öykü de Vincenzo'yu çok etkilemişti, hemen cebinden bir çek defterine ve kalem çıkarttı, turnuvadan kazandığı paranın bir miktarını yazdı. Çeki kadının eline sıkıştırırken de ona:

- 'Umarım bebeğinin iyi günleri için harcarsın...' dedi.

Ertesi hafta kulüpte öğle yemeği yerken, Profesyonel Golf Derneği'nin bir görevlisi yanına geldi.

- 'Otoparktaki görevli çocuklar bana geçen hafta turnuvayı kazandıktan sonra yanınıza bir kadının geldiğini ve onunla konuştuğunu söylediler' dedi.

De Vincenzo başını salladı. 'Evet' dedi

Görevli:

- 'Size bir haberim var o zaman. O kadın bir sahtekardır. Üstelik hasta bir çocuğu da yok! '

- 'Sizi fena halde kandırmış efendim! ' dedi alaycı bir tavırla.

De Vincenzo;

- 'Yani ortada ölümü bekleyen bir bebek yok mu?
- 'İşte bu, bu hafta duyduğum en iyi haber! ' dedi De Vincenzo.



KIRIK CAM TEORİSİ :



1969’da yaptığı ve ‘kırık cam teorisi’ni ispatlayan araştırması... Daha sonraları New York’un efsanevi Belediye Başkanı Rudolph Giuliani’nin, şehrin yaşam kalitesini arttırmak ve suçlulardan temizlemek için ilham aldığı çalışma bu. Bu araştırmanın da kullanılmasıyla New York, daha güvenli bir şehir haline gelmiş, adeta suçtan arınıp büyük bir transformasyon yaşamıştı.

Yıllar sonra Giuliani’ye bunu nasıl başardığını sorduklarında ise şöyle diyordu: “Terkedilmiş bir bina düşünün. Binanın camlarından sadece biri kırık olsa bile, o camı hemen tamir ettirmezseniz, yoldan geçen herkes bir taş atıp binanın tüm camlarını kırmaya başlar. Ben, ‘ilk’ cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da binanın önüne biri, çöp bıraksın mesela. O çöpü hemen kaldırmazsanız herkes çöpünü oraya bırakır ve kıza zamanda çöplük haline dönüşür bu bölge. İlk çöp torbasını hemen kaldırttım...”

Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci de, önce ‘tek’ bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırmaya başlıyor. Ardından daha büyük suçlar geliyor. Bir süre sonra o sokak, polisin bile giremediği bir mahalleye dönüşüyor.

Araştırma : Stanford Üniversitesi Psikolog Philip Zimbardo - Suç ve suç eğilimleri araştırması
Kaynak : İşte İnsan - Pembe Candaner




SIRTINDA :

İki rahip derenin kenarına gelmişler.
Derede su yükselmiş. Karşıya geçmek zor. Paçaları (etekleri) sıvamışlar.
Tam dereye girmek üzereyken bakmışlar ki kenarda bir rahibe geçmek için bekliyor.
Rahiplerden birisi rahibeyi sırtına almış ve karşıya geçirmiş. Karşı kıyıda rahibeyi sırtından indirip yola devam etmişler.

Diğer rahip durmadan söylenmiş.
“Ayıp ettin” demiş. “Günah işledin” demiş. “Rahibe sırtına alınır mı ? Bu senin yaptığın iş değil...” diye söylenmesini yarım saat sürdürünce, rahibeyi taşıyan rahip dayanamamış ve “İndir artık sırtından şu rahibeyi “demiş



AĞAÇ KESEN ADAMLAR :

Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş..

Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş.
Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Akşamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş.

İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş.

Bir hafta boyunca bu tempoda çalistiktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya baslamışlar. Sonuç: İkinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş.

Birinci adam öfkelenmiş:
“Bu nasıl olabilir? Ben daha çok çalıştım, senden daha erken işe başladım ve senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin. Bu işin sırrı ne?”

İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş:
“Ortada bir sır yok.. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir.“

Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir. Kendimize zaman ayırıp, yaşamımızı objektif bir bakışla gözden geçirip, kendimizi zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için caba göstermektir. Bu, zihnimizin, ruhumuzun, karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur. Delhi’deki ünlü tapınakta Sokrat’ın şu sözü yer alır:
“İnsan, Kendini Tanı.”
Kendini tanımak, şu anda olduğumuz noktayla olmak istedigimiz nokta arasındaki yoldur. Kendini tanımak, kendimizi nasıl gördüğümüz ile başkalarının bizi nasıl gördüğü arasında fark olmaması anlamına gelir. Bireysel ve iş yaşamımızda başarılı, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak, baltamızı bilemek için kendimize zaman ayırmalıyız.




FAKİR ÇİFTÇİ :

Adı Fleming’di ve fakir bir çiftçiydi.
Ailesi için para kazanma çabasında olduğu bir gün, yakındaki bataklıktan gelen, yardım isteyen bir ağlama duydu. Aletlerini hızla yere bırakıp bataklığa koştu. Orada, beline kadar ıslak ve siyah hayvan dışkıları içinde batmakta olan bir çocuk buldu, ağlıyordu ve kendini kurtarmak için çaba sarfediyordu.
Çiftçi Fleming, yavaş ve korkunç bir ölüme gitmekte olan çocuğu kurtardı.

Ertesi gün çiftliğe çok güzel bir araba geldi. Seçkin bir şekilde giyinmiş soylu bir kişi arabadan çıktı ve kendisini Çiftçi Fleming’in yardım etmiş olduğu çocuğun babası olarak tanıttı.
Soylu adam “Ben bunun karşılığını vermek istiyorum", dedi. “Siz benim oğlumun hayatını kurtardınız."

Fakir çiftçi ‘Hayır, yaptığım için bir ödeme kabul edemem’ diye yanıtladı.
O anda , kulübenin kapısında çiftçinin oğlu göründü.

“Sizin oğlunuz mu ?" diye sordu soylu adam.
Çiftçi , gururlu bir şekilde “Evet", diye yanıtladı.

‘Size bir anlaşma yapmayı öneriyorum. Oğlunuza, oğlumun yararlanacağı aynı seviyede bir eğitim sağlamama izin verin. Eğer oğlunuz babasına benziyorsa, ikimizin de gurur duyacağı bir insana dönüşünceye kadar gelişeceğinden şüphe duymuyorum.’
Ve çiftçi kabul etti. Çiftçi Fleming’in oğlu zamanının en iyi okullarına gitti ve Londra St. Mary Hastanesi Tıp Okulunu bitirdi.

Kendini tüm dünyada Dr. Alexander Fleming adıyla tanıtıncaya kadar durmadı;
Penisilinin kaşifi.

Yıllar sonra, aynı soylu adamın bataklıktan kurtarılmış oğlu, zatürre (Pnömoni) hastalığına tutuldu.
Bu kez onun hayatını kim kurtardı ?...
Penisilin.

Soylunun adı nedir? Sir Randolph Churchill. Oğlunun adı nedir?
Sir Winston Churchill.



BORSANIN ÇALIŞMASI :

Bir zamanlar köyün birine bir adam gelmiş ve tanesi 10 $'dan maymun alacağını söylemiş. Köyde çok maymun olduğu için köylüler sevinçle ormana koşup maymunları yakalamaya başlamışlar. Adam, yüzlerce maymunu 10 $'dan satın alınca ortalıkta maymunlar azalmış, yakalaması zorlaşmış.
Köylüler tam maymun yakalamaktan vazgeçecekken adam tanesine 20 $ vereceğini söylemiş.
Tekrar heveslenen Köylüler tekrar maymunları yakalamaya başlamışlar. Bir sûre sonra da fiyatı 25 Ş' a çıkarmış..
Ancak bırak yakalamayı, maymuna rastlamak bile çok zorlaşmış. Bunun üzerine adam fiyatı 50 $'a çıkardığını, ancak kendisinin işi olduğu için şehre gitmesi gerektiğini, yardımcısının onun yerine alım yapacağını söylemiş.
O yokken yardımcısı köylülere: "Şu büyük kafesteki maymunlar var ya ben onların tamamını size tanesi 35 $'dan satayım, siz de adam gelince ona 50 $'dan satarsınız." demiş.
Köylüler bütün birikimlerini bir araya toplayarak bütün maymunları satın almışlar.
Sonra ne adamı ne de yardımcısını bir daha gören olmamış.

Şimdi borsanın nasıl çalıştığı hakkında biraz bilgi sahibi olmuşsunuzdur..


KÜÇÜK KIZ :

Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman.
Ama ilk okula başlayınca işler değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi.

Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti.Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti. “Badem” dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir selviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hala çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti. Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.

Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu. Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:

“Sanki yeniden dünyaya geldim!” dedi. “Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?”

Yaşlı doktor:

“Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!.” diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!.



DERVİŞ KAŞIKLARI :



Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?
"Bakın göstereyim" demiş, ermiş.

Önce sevgiyi dilden gerçeğe indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da "derviş kaşıkları" denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermiş bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz diye birde şart koymuş.

Peki demişler ve içmeye teşebbüs etmişler.
Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.

Bunun üzerine şimdi demiş ermiş, sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa.
Buyrun deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan..

İşte demiş ermiş, 'Kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı, düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz.
Şunu da unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır daima .



GENÇ RESSAM :

Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurla...mış. Çırağına " Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?" demiş.

" Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi de unutma" diye ilave etmiş. Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden yeniden resme devam etmesini tavsiye etmiş.

Öğrenci resmi yeniden yapmış.Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş.
Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş.
Yanına da, insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.

Usta ressam şöyle demiş:
"İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.
İkincisinde, onlardan müspet,yapıcı,olumlu olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi."

- Emeğinin karşılığını, ne yaptığını bilmeyen insanlardan alamazsın.
- Değer bilmeyenlere sakın emeğini sunma.
- Asla bilmeyenle tartışma



BÜYÜKANNE VE DEDENİN EVİNDEKİ TELESEKRETER :

Günaydın ... şu anda evde değiliz, lütfen mesajınızı bip sesinden sonra bırakınız. biiiiiiiiyyyp.

Eğer çocuklarımızdan biri iseniz, "1" e basınız. Daha sonra 1 ila 5 arasında dünyaya geliş sırasına göre kim olduğunuzu belirtiniz.

Eğer çocuklarla kalmamızı istiyorsanız "2" ye basınız

Eğer arabayı ödünç almak istiyorsanuz "3" e basınız

Bizlerden yıkama ve ütü yapmamızı istiyorsanız "4" e basınız

Çocuklarınızın bu gece bizde kalmasını istiyorsanız "5" e basınız

Okuldan torunlarımızı almamızı istiyorsanız "6" ya basınız

Pazar günü için yemek hazırlamamızı istiyorsanız, yada eve servis edilmesini tercih ediyorsanız "7" ye basınız

Bize yemeğe gelmek istiyorsanız "8" e basınız

Sorun para ise "9" a basınız

Bizi yemeğe davet edecekseniz, yada, bizi tiyatroya götürmeyi arzu ediyorsanız, hemen konuşmaya başlayın... DİNLİYORUZ...!!!!



ŞAİR :

Bir adam çok sevdiği kadına şiirler yazıyordu.
Sonra o kadın ansızın onu terk etti.

Adam kadının ardından şiirler yazmaya devam etti.
Daha çok yazdı. Ve günün birinde çok ünlü bir şair oldu.

Yıllar sonra kadının yaşadığı kente gitti ve büyük bir şiir dinletisi sundu.
Dinleti bittiğinde uğruna şiirler yazılan kadın kolunda kocası ile çıkışa geldi ve adama “merhaba” dedi.

Adam ona sıradan bir insana bakar gibi baktı.
Kadın, “beni tanımadın mı” dedi.
Adam, “hayır tanımadım” dedi.
Nasıl tanımazsın!
Uğruna şiirler yazdığın kadınım ben;
Seni şair yapan kadın...

Adam kadının gözlerine baktı ve şöyle dedi.
“Keramet sende olsaydı, o koluna taktığın adam da şair olurdu..."



CENAZE TÖRENİNDEKİ ŞAŞIRTICI KONUŞMA :

Küçük kusur ve noksanlarıyla mükemmel olan şey... (2,71MB)



CENAZEMİZ :

Kendi Cenaze Töreniniz - Can Dündar (1,22MB)



Friedrich Nietzsche - Öyle bir hayat yaşıyorum ki



ÇATLAK TESTİ :

Çin'de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna asılı testilerle dereden su taşırmış evine...
Bu testilerden birinin yan kısmında çatlak varmış... Diğeri ise hiç kusursuz çatlaksızmış ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış eve... Ve her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarı dolu olarak varırmış.
İki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki testiyi suyla doldurmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi su kalırmış...
Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığı için çok gururlanıyormuş... Fakat zavallı çatlağı olan kusurlu testi, çok utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş...
İki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen çatlak testi, ırmak kenarında adama şöyle demiş:
"Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar akıp gidiyor.."
Adam gülümseyerek dönmüş testiye;
Göremedin mi ? Yolun senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu. Fakat kusursuz testinin tarafında hiç çiçek yok. Çünkü ben başından beri senin kusurunu, çatlağını biliyorumdum... Senin tarafına çiçek tohumları ektim. Ve her gün o yolda su taşırken, sen onları suladın. İki senedir o güzel çiçekleri toplayıp, masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın olmasaydı, evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim" diye cevap vermiş..

Her birimizin kendine has kusurları vardır . Hepimiz birer çatlak testiyiz. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı ilginç yapan, mükafatlandıran, renklendiren.. Etrafınızdaki her kişiyi, oldukları gibi kabullenin.. Ve dışlarındaki kusurları değil, içlerindeki güzellikleri görün...



MEDİHA ÖĞRETMEN :

Öğretmen okulun ilk gününde, 5. sınıfın önünde dururken, çocuklara bir yalan söyledi:
Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi...

Ancak bu imkansızdı, çünkü ön sırada, oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı.
Mediha öğretmen bir yıl önce Mustafa’yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemlemişti.
İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu.
Bu öyle bir noktaya geldi ki, Mediha öğretmen onun kağıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar(X) yapmaktan ve kağıdın üstüne kocaman bir “0” koymaktan zevk alır oldu.

Mediha öğretmenin okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu; Mustafa’ nın kayıtlarını en sona bıraktı.

Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.

Mustafa’nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve de çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli"

İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

"Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evdeki yaşamı mücadele içinde geçiyor."

Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

"Mustafa’nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evde ki yaşamı yakında onu etkileyecek."

Mustafa’nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

"Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor."

Bunları okuyunca, Mediha öğretmen problemi kavradı ve kendinden utandı. O hafta denk gelen Öğretmenler Günü'nde öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kağıtlara sarılmış hediyeler getirdiğinde bile hala çok kötü hissediyordu.

Mustafa’nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti.

Mustafa’nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kağıdı ile beceriksizce sarılmıştı.

Mediha öğretmen onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu.

Mediha öğretmen pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı.
Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi.

Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü.

Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı.

"Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz."

Çocuklar gittikten sonra, Mediha öğretmen en az bir saat ağladı.

O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı.

Mediha öğretmen, Mustafa’ya özel ilgi gösterdi.
Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu.

Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.

Bir sene sonra, Mediha öğretmen kapısının altında Mustafa dan bir not buldu, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.

Altı yıl sonra Mustafa’dan bir not daha aldı.

Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.
Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı.

Yine Mediha öğretmenin tüm yaşamında ki en iyi ve en favori öğretmen olduğunu yazmıştı.

Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi.

Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu.
Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu.
Ama şimdi ismi biraz daha uzundu.
Mektup söyle imzalanmıştı:
Prof. Dr. Mustafa Yılmaz (Tıp Doktoru)

Öykü burada bitmiyor.

Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var.

Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu.

Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Mediha öğretmenin damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.
Şüphesiz Mediha öğretmen bunu kabul etti.
Ve tahmin edin ne oldu?

Taşları düşmüş olan o bileziği taktı. Dahası, Mustafa’nın annesinin süründüğü parfümden sürdü.

Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Mediha öğretmenin kulağına şöyle fısıldadı:

"Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim"

Mediha öğretmen, gözlerinde yaşlarla şöyle dedi:
“Yanlış düşüncelere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum"



BİTMEYEN SENFONİ :

Büyük şirketlerden birisinin genel müdürü, gerçek bir klasik müzik aşığıymış.

Günlerden bir gün, şehre ünlü bir orkestra gelmiş. Vereceği konserin en önemli parçası da Schubert'in ünlü 'Bitmeyen Senfoni'siymiş. Genel müdür bu eseri dinlemek için çok hevesli olmasına rağmen, işi nedeni ile, konsere gidemeyeceğinden, gelen davetiyeyi şirketin insan kaynakları müdürüne vermiş ve;

"Lütfen bu konsere git ve bana izlenimlerini aktar" demis.

Genel müdürden aldığı talimatla, konsere giden insan kaynakları müdüründen, ertesi gün bir değerlendirme raporu gelmiş :

Sayın Genel Müdürüm;
1 - Dört obuacı konserin önemli bir süresinde boş oturdular. Bunların sayısı azaltılırsa konsere daha çok katkıda bulunurlar.
2 - Orkestrada on iki kemancı var. Bunların hepsi aynı anda hareket ediyorlar ve aynı notaları seslendiriyorlar. Bence ciddi bir yanlışlık. Kesinlikle personel tasarrufu yapılmalıdır.
3 - Onaltılık notalara ağırlık verilmiş. Dogrusu büyük ziyan. Seyirciler sekizlik ve onaltılık notalar arasındaki farkı anlamaz. Bu nedenle; onaltılık notalarla eser çalarak yüksek ücret alan elemanlar yerine, sekizlik notaları çaldırıp, düşük ücretle çalışan stajyerler kullanılmalıdır.
4 - Yaylı sazlarla işlenen pasajlar, nefesli sazlarla aynen tekrarlanıyor. Bu durum gereksiz tekrardan başka bir sey değildir. Dolayısıyla; tekrarlar önlendiğinde, iki saatlik konser yarı yarıya inecektir.
Özet olarak sayın genel müdürüm; eğer Schubert bu önlemleri alsaydı "Bitmemiş Senfoni" kesinlikle biterdi.
Arz ederim efendim.



HAMALLIĞIN ÖYKÜSÜ :

Hamalsan iki şey önemli oluyor senin için : Yük ve yol...

Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen, ücret mevzu bahis oluyor Aksi olursa, cereme çekiyorsun! Bunu düşünüyordum, Yanımdaki hamalla yola çıktık.. İhtiyardı Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği...
Diyordum ki içimden “Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!”

Nitekim, çok geçmeden dedi ki: “Mola vakti Gel biraz dinlenelim!

”Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!”

Sözüme aldırmadı Durdu.
Çöktü Salarken yükünün ipini “Sen de dinlen hadi” dedi.
Benim canım sıkılmıştı bu işe Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi.
Ben kızgınlıkla dolandım etrafında… “Yükünü indirip sen de dinlen”, demesine aldırmadım, ona daha çok kızdım…
Sonra yine durdu.
Bana da “dinlenmemi” söyledi yine ama dinlenmedim.
Yarım saat sonra “dinlenelim mi” diye sordu, aksi aksi başımı salladım… Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü.. Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı.
Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim.
Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım…
Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim Sonra koluma girerek;

“Hadi kalk, dedi Bana yaslan Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz” Dediğini yaptım Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana “Ben yılların hamalıyım, dedi Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda…

Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara ait…Halbuki bir yükü “taşımak” bizim işimiz,”altında ezilmek” değil!

Unutma ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır.
Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun!
Belki günün birinde hamallığın şekli değişir
Belki o günleri ben göremem
Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma…
Akşamları bırak ve hafifle…

Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü
Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil
Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler var...



SAVUNMA AVUKATI :

Sanık cinayet suçuyla yargılanmaktadır. Suçluluğunu gösteren ciddi kanıtlar bulunmasına rağmen ortada ceset yoktur. Savunma avukatı kapanış konuşmasında jüriyi etkilemek için bir numara çekmeye karar verir.
“Baylar bayanlar” der, “Sizlere bir sürprizim var. Bir dakika içinde öldüğü düşünülen şahıs mahkeme salonuna gelecek.”
Sözlerini bitirir bitirmez salonun kapısına bakar.
Şaşakalan jüri üyeleri de bakışlarını heyecanla kapıya çevirirler. Bir dakika geçer, hiçbir şey olmaz.
Avukat sonunda, “Aslında” der, “öldüğü sanılan şahsın geleceğini ben uydurdum. Ama sonuçta hepiniz bir beklenti içinde kapıya baktınız. Bu da bu davada birinin bir cinayete kurban gittiği konusunda akla yatkın ölçüde kuşku taşıdığınızı gösterir. Bu durumda “suçsuz” kararı vermenizi talep ediyorum.”
Az sonra jüri kararı açıklar :
“Suçlu !”
Avukat ayağa fırlar :
“Nasıl olur? Az önce hepiniz kapıya baktınız.”
Jüri sözcüsü, “Evet hepimiz baktık” der, “ama bir tek müvekkiliniz bakmadı.”



EĞER :



Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü
ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;

Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir
ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;

Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;

Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,

Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,

Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;

Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen,
ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;

Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;
ve kaybedip yeniden başlayabilir
ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;

Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile
işine yaramaya zorlayabilirsen
ve kendinde 'dayan' diyen bir iradeden
başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;

Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,
ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;

Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;

Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;

Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,
altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;

Yeryüzü ve üstündekiler senindir

Ve dahası

sen bir İNSAN olursun oğlum...


Şiir : Rudyard Kipling (1865-1936)

Diğer Çevirilerinden :
Bülent Ecevit

Emre Kongar

Videosu : Video



İŞ GÜVENLİĞİ İLE İLGİLİ BİR ŞİİR :

Görmezden Geldim - Şair : Don Merrell (1sf 13kB)



GEÇEN YILDA, GEÇEN YILI YAŞADINIZ MI? :

Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi?
Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?
Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?
Ve siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde ne kadar çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?
Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?
Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?
Çimlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Hiç taş kaydırdınız mı bu yıl?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?
Kaç kez mektup aldınız bu yıl?
Eski bir dostunuzu aradınız mı bu yıl?
Kimseyle barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez fark ettiniz bu yıl?
İyi bir yılın, bunlar gibi bir çok küçük şeylere bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl?
Yeni yılda düşünün..
Yayılın çimenlerin üzerine... Acele edin..
Er ya da geç... Çimenler yayılacak üzerinize...

Jacques Prevert



FİL :



Sonradan görme iki Arkadaş bir kafede buluşurlar. Arkadaşlardan biri diğerinin çok mutlu görünmesinin nedenini merak eder ve sorar.
Mutlu olan arkadaşı şöyle cevap verir;

“Çok kısa süre önce aldığım fil sayesinde. O kadar iyi ki tüm ev işlerini yapıyor. Yemek yapıyor, bulaşıkları yıkıyor, ortalığı düzenliyor, yerleri süpürüyor, çamaşırları yıkıyor ve ütülüyor, çocukları okula götürüyor, çocukların dersine yardım ediyor üstüne birde geceleri bekçilik yapıyor.”

İkincisi “yeter artık, şaka yapıyorsun değil mi?” der.

Birincisi “Hayır” diyerek devam eder; “O kadar huzurluyum ki bu fili aldığımdan beri evlilik hayatımda düzene girdi. Üzerinden kalkan yük sayesinde karımda çok mutlu. Bu fil bugüne kadar başıma gelen en iyi şey.”

İkinci Arkadaş artık ikna olmuştur ve bu filden bir tane de kendisi almaya karar verir.

İlki bu fillerin satılık olmadığını kendi şansının bir tane alması için yardımcı olduğunu söyler.

İkinci Arkadaş artık fili daha da çok istemektedir ve birinciye filini ona satması için teklifler yapmaya başlar.

Birinci Arkadaş bu tekliflerle hiç ilgilenmiyor gibi gözükür ve uzun bir pazarlık sürecinden sonra fili isteksiz bir şekilde 10 milyon $ ‘a satmayı kabul eder.

İki ay sonra iki arkadaş yine aynı kafede buluşurlar, ikinci arkadaşın mutsuzluğu yüzünden okunmaktadır.
Birinci Arkadaşın sebebini sorması üzerine yanıtlar;

“File ne olduğunu bilmiyorum, kötü giden birşeyler var. Fil HİÇ BİR ŞEY yapmıyor. Bütün gün yiyor ve pisliyor. Karım filin pisliklerini temizlemekten hasta oldu. Fil yüzünden her gün kavga ediyoruz.”

Birinci Arkadaş dayanamaz ve araya girer;

“File ne oldu bilemem ama sana söylemeliyim ki bu yaklaşımla fili kimseye satamazsın”



DUA EDEN ELLER - BİR TABLONUN ETKİLEYİCİ HİKAYESİ :



Albrecht Durer 1471-1528 yılları arasında yaşamış bir ressam. 18 çocuklu bir ailenin resimle ilgilenen 2 erkek çocuğundan biri. İki kardeşin de resme karşı olağanüstü bir ilgileri ve yetenekleri var. Her ikisi de sanat okuluna gidip büyük bir ressam olma hayali kuruyorlar. Aile ise bu durum karşısında çaresiz. Madencilik yaparak geçinmeye çalışıyorlar ve karınl...arını zor doyurabilmekteler.

Bu durum karşısında iki kardeş kendi aralarında kur'a çekmeye ve kazananın sanat okuluna gitmesine, geride kalanın daha çok çalışıp diğer kardeşi okutması yönünde bir karar alıyorlar. Albert ve Albrecht arasındaki bu kur'ada okula giden dönüşte diğer kardeşi okuması için okula gönderecek ve kendisi de madende çalışacaktı.

Kurayı kazanan Albrecht okula gider ve bütün öğretim görevlilerini kendine hayran bırakarak çok büyük başarılar elde eder. Okulu birincilikle bitirdiğinde yöredeki bütün okullarda ismi bilinmektedir. Eve büyük bir gururla döner.

Ailesi Albrecht onuruna güzel bir yemek verir. Kendisini öven konuşmalardan sonra Albrecht söz alır ve kendisine bu başarıları yaşatan kardeşine teşekkür eder.

Şimdi sıranın kardeşinde olduğunu ve okumaya göndereceği kardeşi için madende çalışmaktan büyük gurur duyacağını söyler.

Kardeşinin yanıtı ise ; "İmkansız sevgili kardeşim" şeklindedir. "Seni okulda okutabilmek için çalıştığım senelerde bütün parmaklarım madende defalarca kırıldı ve değil kalem tutmak, senin şerefine şu şarap kadehini bile zor tutuyorum."

Kardeşinin durumuna hakikaten üzülen Albrecht ise kendisini dünyanın en ünlü ressamları arasına sokan o ellerin, kardeşinin ellerinin resimini çizer.

Resimde gördüğünüz bütün dünyanın Praying Hands (Dua eden eller) olarak bildiği, esas ismi Hands (Eller) olan resim Albrecht Durer'in fedakâr kardeşininin elleridir..



300 ALTINLIK KEKLİK :

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafet yapmış, Kuşlar Çarşısı'nı geziyormuş.

Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.

Bir ara gözü kekliklere ilişir padişah'ın.
Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, "Tane işi satış fiyatı 1 altın" yazıyor. Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın.

Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır...
"Hayırdır" der satıcıya, "Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?"

Satıcı, "Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor" diyor....."Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar" diye ekliyor.

"Satın alıyorum" diyor Padişah, "Al sana 300 altın..."

Parayı veriyor; hemen oracıkta kekliğin kafasını kesiyor.

Adam şaşırıp, "Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi" diye dövünürken ;

Padişah gürlüyor :

"BU KENDİ SOYUNA İHANET EDEN BİR KEKLİKTİR... BUNUN AKİBETİ ER VEYA GEÇ BUDUR."



BİR GÜL MASALI :

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız varmış. Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelirmiş. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi, nice şövalyeyi reddeden güzel kız kimseleri beğenmezmiş.
Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan bir delikanlı da bu kızı istemiş. Ama kız onu da reddetmiş.
Aradan uzun yıllar geçmiş. Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış. Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış.
Bir gün yolu bir zamanlar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş. Orada tanıdık birine rastladığında aklına bir zamanlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş. Yaşlı adam önünde gül bahçesi olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş.
Delikanlı bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kızın kocasını çok merak etmiş. Bir gün gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş. Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış. Üstelik zengin bile değilmiş.
Çok merak eden adam kocası gittikten sonra evin kapısını çalmış. Kadın kapıyı açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş. Kadın da ona, arkasındaki gül bahçesinden en güzel gülü koparıp getirirse, cevabı vereceğini, bu arada tek şartının bahçede ilerlerken, geriye dönmemesi olduğunu söylemiş.
Adam da bunun üzerine yüzlerce gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış. Birden çok güzel sarı bir gül görmüş. Tam ona doğru eğilirken biraz ilerde kocaman pembe bir gül gözüne çarpmış. Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş. Tam onu koparırken ilerde... Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecburen oradaki sonuncu gülü koparıp kıza götürmüş.
Bahçenin en güzel gülünü beklerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül.
Gülmüş adama..
"Bak gördün mü" demiş, "Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen sonunda en kötüsüne bile razı olmak zorunda kalırsın. Bu yüzden gençlik gitmeden doğru seçimler yapmayı öğrenmek gerekir."



PARADİGMA (ZİHİN HARİTASI) DEĞİŞTİRMEK ZOR DEĞİL :

Önemli bir toplantıda cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan bir kişi garibinize gidiyorsa, paradigmanızı değiştirmeden onu değerlendirdiğiniz için, siz yanılıyorsunuzdur.

Örneğin trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç, susun, demeden yolculuğa devam ettiğinde; siz ona ne gamsız adam, diyebilirsiniz. Ama sorsanız, belki de onlar hastaneden geliyorlardır ve bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür ve eve dönüyorlardır.

Prof.Covey'in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve oğlumu küçümsüyorlar diyerekte çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna, şunların kafasına çantamı indiresim geliyor, demiş. Oğlu; "anne o adam Finlandiyalı, burada simultane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk" demiş.

Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğa oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı... Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış, adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmiş. O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, ne görsün; kendi kurabiye paketi, hiç açılmamış olarak çantasında durmuyor mu... Meğer, bunca zamandır adamın kurabiyesini yiyormuş. Tabii çok utanmış ama, artık iş işten geçmiş.

Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz.

Covey bu örnekleri; "aynı enformasyona farklı bakış, bizim davranışlarımızı belirler" diye özetliyor. Buradan yola çıkarak çözemediğimiz sorunlar için, paradigma değiştirmenin gereğini vurguluyor ve Einstein'in bir sözünü anımsatıyor :

"Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz."

Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, "sorunların içinde kaybolmak" yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu asma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değilmidir ?
Çözümsüz gibi gördüğünüz sorunlar konusunda paradigma değiştirmenin önemi çok büyüktür. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen, bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen her şeyle, onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır..."

Stephan Covey



KELEBEK DERSİ :

Kelebeğin kozadan çıkışındaki sır (2,07MB)



BABAANNE :

Yetmiş sekiz yaşında, tonton bir babaannem var. Ne kadar modern olsa da gelişmiş teknolojiye ayak uydurmakta epey zorlanıyor.
Buna en güzel örnek evimi aradığında telesekretere bıraktığı not :

- "Babaannesi aradı dersiniz."



GARSON KIZ :

10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
'Çikolatalı pasta dilimi kaç para ?'
'50 Cent.'
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
'Peki, Dondurma Ne Kadar ?'
'35 Cent.' dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki... Çocuk parasını bir daha saydı ve
'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?' dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden..
Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 Cent'lik bahşiş duruyordu..



HADEME :

Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en İyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi :
'Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir ?'
Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri silerken, hemen Her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki! Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun sınav sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu.
'Tabii dahil' dedi, Hocamız...
'İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile...'
Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Daha sonra öğrendiğim hademenin adını da...



KAN VERMEK :

Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve
'Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı' dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu...
Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
'Hemen mi öleceğim ?'
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip öleceğini düşünüyordu.



Pİ'NİN HAYATI (LIFE OF PI) - Film Tanıtımı :



Pek yapmadığım bir şeyi yapıp siz buralara kadar gelen ziyaretçilerime bir film tavsiye etmek istedim.. Hatta sadece seyretmek değil arşivinizde olması daha doğru.. Çok bğeneceğiniz ümidi ile..



İNSAN PSİKOLOJİSİNİ YÖNETMEK :

Yaşlı bir adam emekliye ayrılır ve kendine bir lisenin yanında küçük bir ev alır. Emekliliğinin ilk bir kaç haftasını huzur içinde geçirir ama sonra ders yılı başlar. Okulların açıldığı ilk gün, dersten çıkan öğrenciler yollarının üzerindeki her çöp bidonunu bağırıp, çağırarak tekmelerler. Bu çekilmez gürültü günler sürer ve yaşlı adam bir önlem almaya karar verir.

Ertesi gün çocuklar gürültüyle evine doğru yaklaşırken, kapısının önune çıkar onları durdurur ve :

"Çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz. Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden. Ben de sizlerin yaşındayken aynı şekilde gürültüler çıkarmaktan hoslanırdım, bana gençliğimi hatırlatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size her gün 1 dolar vereceğim" der.

Bu teklif çocukların çok hoşuna gider ve gürültüyü sürdürürler.

Birkaç gün sonra yaşlı adam yine çocukların önüne çıkar ve onlara şöyle der :

"Çocuklar enflasyon beni de etkilemeye başladı bundan böyle size sadece 50 sent verebilirim."

Çocuklar pek hoşlanmazlar ama yine devam ederler gürültüye. Aradan birkaç gün daha geçer ve yaşlı adam yine karşılar onları :
"Bakın" der, "Henüz maaşımı alamadım, bu yüzden size günde ancak 25 sent verebilirim, tamam mı?"

"Olanaksız bayım" der içlerinden biri, "Günde 25 sent için bu işi yapacağimizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz işi bırakıyoruz."

Adam sigorta sektöründen emekli bir yöneticidir.



HOCALAR & SINAVLAR :

Noktayı Koymak :

Küçük şeyler büyük sorunlara yol açabilir.

Bilgisayar dersi (Fortran IV) sınavında yazmanız gereken programda tamsayıları belirtmek için noktayı koymadığınızda program çalışmayacağından hocamız o soru için puan vermezdi. Yazdığınız onca programa rağmen bir nokta yüzünden o dersten kalırdınız.

Bu nedenle sınavdan sonra herkes birbirine noktayı koydun mu diye sorardı. Noktayı koymayı unuttuğumuzda sınav kağıtlarında bol miktarda bulunan sinek pisliklerinden birinin noktanın olduğu yerde bulunması için dua ederdik.

Fakülteden sonra da tıpkı nokta koymamanın dersten kalmanıza yol açtığı gibi, küçük şeylerin yaşamımda ne denli büyük sorunlara yol açtığını gördüm.

En iyisi, siz de küçük şeylere nokta diye gülüp geçmeyin. Yoksa sinek pislemiştir inşallah diye dua etmekten başka yapacak bir şeyiniz kalmaz.

Kaynak : Erkan'ın Yeri


Felsefeci :

Renkli kişiliğiyle ün yapmış bir felsefe hocası, yılın son sınavını yapmak üzere sınıfa girmiş..
Bütün öğrenciler çok heyecanlı, hepsi merakla soruları bekliyorlar, felsefe hocası sınıfa şöyle bir bakmış, derken sandalyesini kaptığı gibi kürsünün üzerine koymuş..

- İşte 100 puanlık tek soru demiş.. Bana bu sandalyenin var olmadığını ispat edin.
Herkes bir girişmiş yazmaya efendim hızlı hızlı yazanlar harıl harıl düşünenler derken, aralarından biri kağıda tek bir cümle yazmış sonra kalkmış hocasına vermiş ve sınavı bitirip çıkmış...
Sonuçlar açıklandığı zaman bir bakmışlar koca sınıfta 100 üzerinden 100 alan tek kişi var, o da sınavı 2 dakikada bitirip çıkan çocuk !
Peki, acaba çocuğa 100 puan getiren o tek cümle neymiş ?

Cevap kağıdına sadece şunu yazılıymış : HANGİ SANDALYE ?

find x


Kompozisyon Sınavı:

Bir üniversitede bir kompozisyon sınavında 100 almayı bir kişi başarabilmiş.

Konu : Aşağıdaki konulara kısa ve etkili bir şekilde değinen bir kompozisyon yazın.
1. Din
2. Cinsellik
3. Gizem

100 alan ödev :
“Allahım! Hamileyim. Acaba Kimden ?”


2 Soru :

Seviye : Üniversite
Ders : Eğitim felsefesi
Sınav : Bütünleme

Sınav şu sorudan ibarettir :
“Bildiğiniz iki soruyu yazıp cevaplayınız.”

Yalnız bir sorun vardır. Derse hiç devam etmemiş öğrenci dersin içeriğini hiç bilmemektedir. Dolayısıyla kendine sorabileceği iki adet soru da bulamamaktadır. Beyninin derinliklerinden, dönemin ilk dersine girdiğini hatırlar. Bu derste duyduğu cümleden de yeterli doneyi almış.

Soru 1 : İlk Milli Eğitim Bakanımız kimdir ?
Cevap : Hasan Ali Yücel
Soru 2 : Hasan Ali Yücel kimdir ?
Cevap: İlk Milli Eğitim Bakanımızdır.

İşlem tamamlanmıştır...
Sınav Sonucu : 100


Felsefe Final Sorusu :

ODTÜ Felsefe öğrencilerini en çok zorlayan hocalardan biri, dersinin final sınavında sınıfa gelmiş ve sınav sorusu olarak tahtaya;

Why ? (Neden?) yazmış.

Öğrenciler ilk önce ne yazacaklarını şaşırmışlar, sonra herkes bir şeyler yazmaya başlamış.

Yalnız bir öğrenci, sınavın ilk dakikasında kağıdını teslim etmiş.
Bu öğrenci sınavdan 100 almış.

Öğrencinin cevabı da soru gibi kısaymış !
Why not ? (Neden olmasın ?)




Bir Felsefe Sorusu Daha :

Aynı hoca başka bir sınavda “Risk Nedir?” diye soruyor.
Yine bir öğrenci sınavın ilk 10 saniyesinde teslim ediyor kağıdını.

Kağıdın üst kısmında sadece isim-soyadı yazıyor, gerisi ise bomboş beyaz yaprak. En altta ise “İşte risk budur!” diye yazıyor.

Ve sonuçta da sınıftaki en yüksek notu alıyor.

Hocanın bir sonraki sınavında yine “Risk Nedir?” sorusuyla karşılaşan öğrencimiz tekrar boş kağıt verince bu sefer 0 alıyor.

Tabii koşa koşa hocaya gidip sebebini soruyor.

İşte cevap : Aynı şartlar altında, aynı riski iki kere almak aptallıktır !


Dava Sorusu :

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Hocanın biri sınavda, o günlerde devam etmekte olan bir davanın detaylarını vermiş ve sonucun ne olacağını sormuş.
Tabii, bütün öğrenciler ha babam, de babam, sayfalarca yazmaya başlamışlar.
Ama bir öğrenci kağıdını sınavın ilk dakikasında vermiş. Ve buna rağmen 100 almış.

Öğrencinin yanıtı tek cümleymiş : “Devam eden dava hakkında yorum yapılamaz.”


50 Soruluk Sınav :

Sınav kağıdı sıraların üzerinde ters çevrilmiş beklerken hoca süreyi bildirdi :
"On dakkikanız var, tüm soruları okuduktan sonra cevaplamaya başlayın. Kolay gelsin".

İlk beş soru basitti :
1 - Adınız Soyadınız
2 - Doğum yeriniz
3 - Doğum tarihiniz
4 - Baba adı
5 - Anne adı

bunlar ne işe yarayacak derken sorular bir anda boyut değiştirmişti:

6 - Çocukluğunuzdan unutamadığınız bir anıyı yazın
7 - En son okuduğunuz romanı en az iki paragraf ve 10 cümleyi geçmeyecek şekilde özetleyin.
8 - Hiç hafife alınmayacak bir geometri sorusu
9 - Hayalinizdeki yaz tatilini 5 cümle ile anlatın.

Önümde on dakika vardı, kafam git gide karışıyordu.
Baktım olmayacak, çok soru yanıtlayabilmek için hemen 1'den başladım.
Kaça geldim hatırlamıyorum, ama o sayı iki haneli değildi, hocanın "Süre doldu" uyarısı ile kalemleri bıraktık.
Ardından sınıftan itirazlar yükselmeye başladı :
"Aman hocam, bu olur muydu da hocam, bu süre ne süre hocam" felan derken hoca sınıfı susturdu. Sakince bir kadındı. Kendini bozmadan "Test için bu süre fazla bile" dedi ve kağıtları toplamadan tüm soruları bizimle birlikte gözden geçirmeye başladı.

Soruların hepsi birbiri ile alakasız ve cevapları zaman alıcıydı; ama 50. soru olayı çözüyordu :

50 - Tüm soruları okudunuz, şimdi sadece birinci soruyu cevaplayın.

Hoca, "Ben size ne dedim : Tüm soruları okuduktan sonra cevaplamaya başlayın". Peki siz ne yaptınız ?





EN İYİ BUĞDAY :

Her yıl yapılan 'en iyi buğday' yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:
- Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.

- Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,

- Neden olmasın, dedi çiftçi.

- Bilmediğiniz bir şey var; rüzgar olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.



SON SÖZ :

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti,

- Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölmüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.

Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;

- Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.

- Değdi, dedi, gözleri dolarak, "değdi"...

- Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?

- Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim. Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:

- Geleceğini biliyordum… Geleceğini biliyordum...



TUZLU KAHVE :



Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika bir şeydi. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki.. Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı, ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı..

"Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı..

"Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi.. "Kahveme koymak için.."

Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı..

Kahveye tuz!..

Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla "Garip bir ağız tadınız var" dedi..

Delikanlı anlattı :

"Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum.

Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki.."

Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının.. Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı.

İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri.. Ev duyusu olan biri..

Kız da konuşmaya başladı.. Onun da evi uzaklardaydı.. Çocukluğu gibi.. O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu.. Tatlı ve sıcak..

..Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii..

Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu.. Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü..

40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına.. Şöyle diyordu, satırlarında..

"Sevgilim, bir tanem..

Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken 'Tuz' çıktı ağzımdan.. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok.. İşte gerçek.. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.

Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da.."

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı.

Lafı açıldığında birgün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey" diye soracak oldu..

Gözleri nemlendi kadının..

"Çok tatlı!.." dedi..



İKİ ARKADAŞ :

Çok samimi iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir tanesi çok kurnaz, atılgan ve hareketli, diğeri ise çok saf, dürüst ve sessizdi.

Birgün kurnaz olan arkadaş, diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir.
Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok beğendiğini ve kendisinin evlenmek istediğini söyler.
Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez. Fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardır ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir.

Zaman içinde saf olanın işleri bozulur ve birden arkadaşı aklına gelir... Ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım diyerek arkdaşının işyerine gider ve kendisine çalışması için iş vermesini ister. Arkadaşı ona iş vermez.
Bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkdaşına kızmaz.
Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için ilaç alamadığını söyler. Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir.
Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar. Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını kendisine bırakmıştır. Saf adam artık zengindir.
Biraz da sevdiği dostuna olan kırgınlığıyla dostunun iş yerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir.

Bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar. Yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisin yemek vermesini ister. Bizim saf hiçdüşünmeden kadını içeri alır karnını doyurur, kimsesi olmadığını öğrendiği kadına; kendisinin de yalnız olduğunu söyler ve bu evde birlikte yaşayalım, ben çalışırım sen de evin işlerini ve yemekleri yaparsın der.

Yaşlı kadın hiç düşünmeden kabul eder. Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine uygun bir kız bulup evlenmesini söyler. Bizim ki böyle bir kıza nasıl ulaşacağını, kendisinin tanıdığı olmadığını söyler.
Yaşlı kadın ona uygun bir kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler.
Görüşmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır. Bizimkisi çok kırgın olduğu halde çok samimi dostunu yine de unutamamıştır...
Birazda geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderir.

Düğün günü gelir çatar. Saf adam düğün salonunda birşeyler söylemek isteğiyle mikrofonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya; eskiden çok sevdiğim bir dostum vardı.
Bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi. Elimdeki bütün parayı verdim.
Evlenmek olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden istedi. Çok üzülerek onu da kendisine verdim. Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim.
İşlerim bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi. Çok üzüldüm, ama yinede arkadaşıma kızamıyorum. Çünkü biz gerçek dosttuk.

Bu konuşma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha fazla dayanamaz mikrofonu eline alır ve başlar konuşmaya; benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı.
İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını verdi. Sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek nişanlısını da verdi.
Nişanlısını istememin sebebi o kadının kendisine layık olmamasıydı... Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu şekilde kurtardım. İşleri bozulduğunda gelip benden iş istedi, arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden iş vermedim.
Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı. Babam ölmek üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım.
Evine gelen dilenci kadın benim annemdir. Ona bakıp iyi yaşamsını sağlamak için gönderdim.
Şu anda evlenmekte olduğu kişi de benim kız kardeşim. Onu arkadaşımla evlenmesine ben ikna ettim.
Herşey senin içindi.

--

İnsan dostu için yaptıklarını mecbur kalmadıkça açıklamaz. Tüm yakınlık duyduklarınıza bir de gözle bakın...
Siz fark etmeden sizin için kim bilir neler yaptılar!




BİR PROFESÖRÜN HAYAT GÖRÜŞÜ :



Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler.

Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikayetleşmeye döner. Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda, ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.

Herkes bir bardak seçince, profesör şöyle söyler:

'Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı. Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında. Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.

Şunu bir düşünün: Hayat kahvedir. İş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayatı tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yaşadığımız hayatın kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de.
Bazen sadece bardağa odaklanarak Tanrının sunduğu kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz. Kahvenizin tadına varın!
En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.

Basit yaşayın.
Cömertçe sevin.
Birbirinize derinden itina gösterin.
Nazik olun...



BİR GÜN SUSMAYI ÖĞRENDİM :

Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım. Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla. Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, 'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, bir de sen kafamı ütüleme!' derdi. Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?' diye çıkışır, beni odama gönderirdi. Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama, yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, 'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim. Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli bir şey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; 'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.' diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. 'Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.' diye komşulara anlatıyordu annem halimi. Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem 'Odanı topla!'diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip 'Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım. ' dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım? Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. Hım, dedi 'Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.' dedi. Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.'dedim. O 'Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.'dedi. Ben yine 'Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.' dedim. Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?' dedi. Heyecanla başladım anlatmaya. Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde 'Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.' diyeceğim. Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar' diye... Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi...



KUYUDAKİ EŞEK :

Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer.
Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır.
En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyeceğine karar verir.
Bütün komşularını yardıma çağırır. Herbiri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar.
Eşek ne olduğunu fark edince, önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesin şaşkınlığına, sesini keser.
Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra, çiftçi kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz.
Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya silkeleyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır.
Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır !

Hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile.
Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir.

Sıkıntılarımızın herbiri bir adımdır. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz.
Silkelenin ve biraz daha yukarı çıkın.

Mutlulugun 5 basit kuralını unutmayınız :

1 - Kalbinizi nefretten arındırın - Affedin.
2 - Düşüncelerinizi endişelerinizden arındırın - Çoğu zaten hiç gerçekleşmez.
3 - Basit yaşayın ve elinizdekilerin kıymetini bilin.
4 - Daha çok verin.
5 - Daha az bekleyin.

Ve biraz daha yukarı çıkın...



AKIL HASTANESİNDEN KAÇAN DELİLER :



Olay 1960'lı yıllarda Elazığ'da geçer.
Elazığ akıl hastanesinden personelin bir ihmali sonucu bütün deliler kaçar, Elazığ’ın cadde ve sokaklarına dağılırlar. Toplam 423 deli kaçmıştır.
Mülki makamlar panikler, başhekime koşup "Doktor Bey ne yapalım" diye sorarlar. O zamanın ünlü doktoru Mutemet Bey hastanenin başhekimdir.

Mutemet Bey, "Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin" der.
Doktor önde birkaç personeli arkasında karatrencilik oynayarak bütün Elazığ’ı "çuf çuf" nidalarıyla dolaşırlar.

Başhekimin tahmini tutmuştur, bütün deliler bu kuyruğa girer vagon olurlar. Lokomotif, yani başhekim Mutemet Bey yönünü hastaneye çevirince tüm kaçan deliler hastaneye geri dönmüş olurlar.
Sorun çözüldüğü için mülki makamlar ve doktorlar, trencilik oynayıp hastaneye döndükleri için de deliler hallerinden çok memnundur.

Ancak esas sorun akşam yoklama yapıldığı zaman ortaya çıkar. Hastaneye trencilik oynayarak gelenlerin sayısı 612 kişidir.



Hz. Mevlânâ, müridlerinden biriyle giderken, birkaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görür.

Müridi : Güzel bir kardeşlik örneği der.
Keşke insanlar da bunlardan ibret alsa.

Mevlana, tebessüm ederek karşılık verir :
Aralarına bir kemik atıver de gör kardeşliklerini..



İngiliz garson Türk müşteriye :

- Çanakkale de çok askerimizi öldürdüğünüz için sizleri pek sevmeyiz, deyince.

Bizimkinden gayet soğuk kanlı şu cevabı almış :

- Orada ne işiniz vardı ?



Lafı uzatanlara ne yapmak lazım diye Farabi'ye sormuşlar, söyle demiş :

- Uzun konuşanı kısa dinlemeli.



TUVALETÇİ :

Bir adam, Microsoft şirketinde iş için konuşmaya gidiyor; Microsoft şirketinde “tuvaletçi” olarak işe alıncaktır.
HR-menajeri ile görüşüyor, tıkanmış bir lavaboyu temizleyip testten geçiyor.
HR menajeri, testten geçtiğini ve kendisine hangi gün saat kaçta işbaşı yapabileceğini, email yolu ile bildireceğini söylüyor.
Adam, bilgisayarı olmadığını ve dolayısıyla email kullanmadığını açıklıyor.
HR menajeri: “Üzgünüm ama, emailiniz yoksa, siz sanal olarak varsayılmazsınız; dolayısıyla sizi işe alamayız!” diyor.
Adam, çaresiz dışarıya çıkıyor, ne yapsam ne etsem derken, cebindeki 10 dolar ile süpermarketten 10 kilo kiraz alıyor.
Kapı kapı gezerek kirazları satıyor ve 2 saat içinde sermayesini ikiye katlıyor.
“Bu şekilde ekmek paramı çıkarabilirim” deyip her gün sabah erkenden çıkıyor, kapı kapı kiraz satıyor. Ve her gün sermayesi büyüyor.
Derken, küçük bir kamyonet alıyor, satışa devam ediyor. Az bir zaman sonra büyük bir kamyon ve bir kaç tane daha küçük kamyonet alıyor.
5 sene geçiyor...
Bu adam, şu anda Amerika’nın en büyükleri arasında yer alan bir nakliyat şirketinin sahibi...
Ailesinin geleceğini düşünerek bir sigorta yaptırmak istiyor. Ne var ki, sigorta sirketi kendisinden email adresi istiyor.

Email kullanmadığını söylediğinde, sigortacı: “İlginç, emailiniz olmadan büyük bir holding kurmuşsunuz, bir de emailiniz olsaydı acaba neler yapabilirdiniz ?” diyor.

Adamın yanıtı: “emailim olsaydı, şu anda Microsoft’ta tuvalet temizliyordum...”

1. İnternet, her zaman çözüm değildir...
2. Emailiniz olmayıp azimle çalışabiliyorsanız, milyoner olabilirsiniz...
3. Bu haberi email yolu ile okuyorsunuz... Demek ki milyoner değil, tuvalet temizleyicisine daha yakınsınız...
İyiki bu yazıyı size emaille göndermeyip, bu sayfada paylaştım :P




SATRANÇ VE TAVLA'NIN TARİHİ :

Eski zamanlarda Hint Imparatoru, satranç oyununu Pers imparatoruna, yanında bir mektup ile hediye olarak göndermiştir. Mektubunda oyunla ilgili hiç bir açıklama yapmazken şöyle bir mesaj yazmıştır.

Pers imparatoruna;

Kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim daha ileriyi görüyorsa
O kazanır.

İşte hayat budur...

Pers İmparatoru dönemin en alim veziri olan Buzur Mehir ile bu mesajı paylaşarak, ondan oyunu çözmesi ve kendisinin de karşılık olarak Hint Imparatoruna hediye edilmek üzere başka bir oyun icat etmesini ister.

Vezir haftalarca çalıştıktan sonra gönderilen satrancın her taş hareketini ve oyunu çözer daha sonra da on günde tavlayı icad eder ve imparatora sunar. Hint Imparatoruna tavla oyunuyla birlikte gönderilmek uzere şöyle bir mesaj hazırlanır.

Hint imparatoruna;

Evet,
Kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim daha ileriyi görüyorsa
O kazanır.

AMA BİRAZ DA ŞANSTIR.

İşte hayat budur...



MICROSOFT VOLKSWAGEN ATIŞMASI :

Volkswagen Herbie

Bill Gates, Comdex bilgisayar fuarını gezdikten sonra şu açıklamayı yapar:
"Eğer Volkswagen firması son 25 yıl içinde bilgisayar sektörü kadar hızlı gelişmiş olsaydı bugün 500 dolara alacağımız arabalara 25 dolarlık benzin koyup dünya turu atmamız mümkün olacaktı."

Volkswagen'den yanıt gecikmez:
VW teknolojisi Microsoft teknolojisi gibi olsaydı otomobiller şöyle olurdu:

1 - Her aldığınız arabada tek koltuk olur, diğer koltuklar için ekstra lisans parası ödemek zorunda kalırdınız.
2 - Arabalarımız sadece bizim ürettiğimiz benzinle çalışırdı.
3 - Ortada hiç bir neden yokken otomobiller günde en az iki kere stop ederdi.
4 - Yol çizgileri her yeniden boyandığında yeni bir otomobil almak zorunda kalırdınız.
5 - Otoyolda giderken birdenbire otomobilin bütün göstergeleri kilitlenir ve sizin bunu kabullenip arabayı baştan çalıştrmanız gerekirdi.
6 - Bazen sağa dönüş gibi basit bir manevra, arabanın tamamen stop etmesine neden olur ve bu durumda motoru tekrar yüklemeniz gerekirdi.
7 - Yağ, hararet ve akü ikaz ışıklarının hepsi ortadan kalkar ve tek bir "Genel Koruma Hatası" sinyali olurdu.
8 - Yeni koltuklar herkesin ayni boy ve ağırlıkta olmasını gerektirirdi.
9 - Bazen araba durup dururken kilitlenir ve aynı anda kapı kilidini açıp, marşa basıp, bir elle de anteni tutmadıkça blokaj çözülmezdi. (Ctrl+Alt+Delete)
10 - VW her yeni model otomobili piyasaya çıkardığında müşterilerin araba kullanmayı baştan öğrenmeleri gerekirdi.
11 - Kaza anında, hava yastıkları açılmadan önce "Emin misiniz?" diye sorardı.



KAVAK AĞACI İLE KABAK :

Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa :

- Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç ?

- On yılda, demiş kavak.

- On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
- Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak !

- Doğru, demiş kavak.

Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgarları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:

- Neler oluyor bana ağaç ?

- Ölüyorsun, demiş kavak.

- Niçin ?

- Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.



TEVAZU :

Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli'nin dergahına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli'ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli :

- "Helal değildir" diye bu kurbanı geri çevirir.

Bunun üzerine adam Mevlevi dergahına gider ve aynı durumu Mevlana'ya anlatır. Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder.

Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli'ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar.

Mevlana şöyle der :

- "Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir. "

Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş dergahı'na gider ve Hacı Bektaş Veli'ye, Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli'ye sorar. Hacı Bektaş da söyle der :

- "Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir."



HUNT'UN TABLOSU :



19'uncu yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt'ın, bir bahçeden eve girişi anlatan tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu.
Hunt'ın "Evrenin Işığı " adını verdiği bu tabloda çıplak ayaklı filozof görünüşlü bir adam vardır. Adam, bir elini kapalı kapı kanadına dayamış, diğer elinin parmağıyla da sanki içeriden bir yanıt bekliyormuşçasına kapıya vuruyordur.

Tabloyu inceleyen bir sanat eleştirmeni Hunt'a döner :
"Güzel bir tablo doğrusu, ama anlamını bir türlü kavrayamadım. Adamın vurduğu kapı dışarıdan hiç açılmayacak mı? Ona ne kapı tokmağı ne kilit kolu çizmişsiniz de..." der.

Hunt gülümseyerek :

"Adam sıradan bir kapıya vurmuyor ki..." diyerek tablosunun anlamını açıklar...
"Bu kapı, insanın duygusal kalbini simgeliyor. Sadece içeriden açılabildiği için dışarıda kol olması doğasına aykırıdır”



DOĞAN CÜCELOĞLU'NUN EĞİTİMİNDEKİ KATILIMCILARLA BİR KONUŞMASINDAN :

Cüceloğlu : - Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı ?

Bir katılımcı : - Allah'a şükür, hocam, bildiğimiz kadarıyla yok.

Cüceloğlu : - Ne güzel! Peki, bana, istisnasız tüm insanların, yani altı milyar insanın da başına geleceği garanti bir şey söyler misiniz ?

Cevap neredeyse otomatik olarak çıkar : - Ölüm.

Cüceloğlu : insanların başına kesinlikle gelmiştir, ama bundan sonra başa gelmesi kesin olan tek şey ölümdür. Başka hiçbir şey insanların tümünün başına gelmeyecektir.
Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu göstermez mi ?

Katılımcılar burada sessizce, başlarıyla onaylamaya başlar. Öleceğim belli ise benim ölümcül bir hastalığım olduğu da açıktır...

Cüceloğlu : - Peki, ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz ?

Katılımcılar : - Hayır

Cüceloğlu : - Bu saniye içinde olma olasılığı var mı?

Bir katılımcı : - Var.

Cüceloğlu : - Yarın ?

Bir katılımcı : Evet.

Cüceloğlu : 30 yıl sonra ?

Bir katılımcı : Olabilir.

Cüceloğlu : Peki bunlardan hangisinin sizin başınıza geleceğini biliyor musunuz ? Mesela bu akşam eve sağ salim varacağınızı nereden biliyorsunuz ?

Sınıf sessizce dinlemeye devam eder. Çünkü genellikle yaşama böyle bakmamışlardır.

Cüceloğlu : Peki bir de tersini düşünelim, bu akşam eve döndüğünüzde, bu sabah evden çıkarken sağ salim bıraktıklarınızı sağ bulma garantiniz nedir ? Var mıdır böyle bir garanti ?

Bir katılımcı : Yoktur Hocam.

Cüceloğlu : Peki nereden biliyoruz az sonra telefonun çalmayacağını ve evdekilerden birinin az önce öldüğünün bize söylenmeyeceğini ?

Katılımcılar burada rahatsız olmaya başlar. Bir katılımcı : Hocam konuyu değiştirsek ?

Cüceloğlu : Ama en yalın ve açık gerçek üzerine konuşuyoruz, biraz daha devam edelim bence.
Peki, acaba bunu dün gece bilseydiniz, yani evde akşam birlikte olduğunuz kişilerden birinin yarın ölüm günü olduğunu bilseydiniz, o zamanı aynı dün gece olduğu biçimde mi geçirirdiniz ? Yoksa farklı şeyler mi yapardınız ?

Bir katılımcı : Kesinlikle çok farklı geçerdi Hocam.

Cüceloğlu : Şimdi sizden rica ediyorum, lütfen bir an arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapatın ve bu sabah evden çıkarken evde bıraktıklarınızdan birinin gerçekten öleceğini düşünün, dün akşamınızı nasıl geçirirdiniz ? Aynı iletişim mi olurdu ? Onunla aynı konuları mı konuşurdunuz ? Aynı konular, tartışma ya da gerginlik yaratır mıydı ? Yoksa önemsiz hale mi gelirdi ? Bu sabah evden çıkarken, bu son görüşünüzde ona ne derdiniz ? Onun boynuna sarılmakta tereddüt eder miydiniz ? Çok sıkı sarılmaya mı, aynaya mı vakit ayırırdınız ? Ona, yüreğinizin derininden gelen bir "Seni gerçekten çok seviyorum" demeye ne gerek var diye düşünür müydünüz ? Onun ölecek olması sizin ona duyduğunuz sevgiyi yoğunlaştırmaz mıydı ?

Burada bazı katılımcılar ağlıyordur.
Belli ki dün akşam yaptıklarından bir kısmının ne kadar anlamsız olduğunu şimdi fark etmişlerdir.

Cüceloğlu : Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz, acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz, kaçı gerçekten yaşamda karşımızdakinin varlığından daha önemli, hangilerinde "Şimdi kalbini kırdım, ama zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim" diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz. Yarattığımız kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı ?

Buna zamanımız gerçekten kaldı mı ?






KAZ GÖNDERSEM YOLAR MISIN ?

Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş. Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyarı selamlamış :

'Selamünaleyküm ey pir'i fani...'

'Aleykümselam ey serdar'ı cihan...'

Padişah sormuş : 'Altılarda ne yaptın ?'

'Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor...'

Padişah gene sormuş : 'Geceleri kalkmadın mı ?'

'Kalktık... Lakin, ellere yaradı...'

Padisah gülmüş : 'Bir kaz göndersem yolar mısın?'

'Hem de ciyaklatmadan...'

Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Biraz sonra padişah baş vezire dönmüş :

'Yaşlı adamla ne konuştuğumuzu anladın mı ?'

'Hayır padişahım... '

Padişah sinirlenmiş :

'Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.'

Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.

'Ne konuştunuz siz padişahla?'

Adam, başveziri şöyle bir süzmüş : 'Kusura bakma. Bedava soyleyemem, ver bir yuz altın söyleyeyim.'

Bas vezir, yüz altın vermiş. 'Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah olduğunu? '

'Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.'

Vezir kafasını kaşımış. 'Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?...'

Adam, bu soruya cevap vermek için bir yüz altın daha almış.

'Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim. (32 ise ağızdaki dişten kinaye, boğaz)'

Vezir bir soru daha sormus... 'Geceleri kalkmadin mi ne demek?'

Adam bir yüz altın daha almış. 'Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, baskasına yaradılar, dedim....'

Vezir gene kafasını sallamış. 'Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek...'

Adam gülmüş. 'Onu da sen bul...'



PAZAR ARAŞTIRMASI :

Ayakkabı üretip pazarlayan bir şirket, yıllar önce, pazar araştırması yapmaları için Afrika’ya iki elemanını göndermiş.
Birinci eleman, pazar araştırmasını yaptıktan sonra kendisini gönderen patrona bir rapor sunmuş ve demiş ki:  
–  Afrika’da bizim için hiçbir fırsat yok. Çünkü orada hiç kimse ayakkabı giymiyor.
Aynı yere birkaç ay sonra giden ikinci eleman da pazar araştırmasını yapmış, dönüşte patronuna bir rapor sunmuş ve demiş ki:  
– Afrika’da bizim için olağanüstü fırsatlar var. Çünkü orada hiç kimse ayakkabı giymiyor.



YAVUZ SULTAN SELİM - CARİYE'NİN AŞKI :

Asım Yıldırım'ın TV anlatımı



SORU SORMA YETENEĞİ :

İki arkadaş, hararetle tartışıyormuş. Tartıştıkları konu, sigara içerken İncil okunup okunmayacağı imiş... Kendi aralarında sonuç bulamayınca hikaye bu ya Papa'ya sormaya karar vermişler.
Papa'nın yanına gidip sırayla sorularını sormuşlar. Biri olumsuz cevap alırken diğeri, izin almayı başarmış.

İzin alamayanın sorduğu soru :

- Papa hazretleri, İncil okurken canım sigara içmek istiyor, içebilir miyim ?
- Oğlum, İncil okunurken Tanrı'yla ilgilenmen lazım. O sırada dikkatinin dağılmaması lazım. O yüzden İncil okurken sigara içilmez.

İzin alanın sorduğu soru :
- Papa hazretleri, sigara içerken canım İncil okumak istiyor, okuyabilir miyim ?
- Oğlum, her nerede ve ne koşulda olursan ol, İncil okuma isteği duyarsan okuyabilirsin.

KISSADAN HİSSE :
1 - Esas olan; aldığın cevap değil, sorduğun sorudur.
2 - Beceri; almak istediğin yanıtı alabileceğin soruyu sorabilmektir...




ESAS AKIL :

Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar : Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz ?

Doktor : Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç sey veriyoruz. Bir kaşık, bir fincan, ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz. Siz ne yapardınız ?

Adam : Ooo ! Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova kaşık ve fincandan büyük.

Hayır, der doktor. Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.

Akıl, bize sunulanların dışında çözüm bulabilmektir...



DENİZ YILDIZININ HİKAYESİ :

Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken, denize telaşla bir şeyler atan birine rastlar.

Biraz daha yaklaşınca bu kişinin, sahile vurmuş denizyıldızlarını denize attığını fark eder ve "Niçin bu denizyıldızlarını denize atıyorsun ?" diye sorar.

Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi,

"Yaşamaları için" yanıtını verince,

Adam şaşkınlıkla;
"İyi ama burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atmanıza imkan yok. Sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki ?" der.

Yerden bir denizyıldızı daha alıp denize atan kişi,

"Bak.. Onun için çok şey değişti," karşılığını verir.



EDİSONUN ANNESİ :

Deney merakı yüzünden daima ortalığı karıştıran Thomas Alva Edison sınıfın en arkasına oturtulmuştu. Onun hakkında verilen karar şuydu: "Bu çocuğun zekâsı yetersiz."

Küçük Edison, ay'ın niçin yuvarlak olduğunu, niçin insanların da kuşlar gibi kanatlı olmadığını sorduğunda "akıllı büyükler" çileden çıkıyordu.

Henüz okula başlamadığı günlerden birinde bir ilaç keşfedip bunu dadısına içirmek ve onu da kuş gibi uçurmak peşine düşmüştü. Evdeki bütün ilaçları karıştırıp, içmesi için dadısına yalvardı. Dadı bu mucize ilaçtan (!) ancak bir kaşık içti ve yine de hastalandı.
Edison buluşunda ısrarlıydı: "Hepsini içseydi uçabilirdi"

Edison gibi "yetersiz zekâlı" hatta "aptal" bir çocuğun okulda büyük problemlerle karşılaşması çok tabii idi. Nihayet beklenen oldu ve okul yönetimi annesini çağırıp fikrini açıkladı.

“Bu çocuğu okulda daha fazla tutmanın mânâsı yok.”
Bu sözleri Edison da duymuştu. Annesinin kollarına atılıp hüngür hüngür ağladı.
Şöyle anlatıyor Edison:

“İyi bir annenin ne demek olduğunu o zaman anladım.
Annem ‘Benim oğlum öğretmeninden daha zekîdir, onu anlamıyorlar. Onu ben yetiştireceğim!’ diyerek beni savundu.
Ben de hayatım boyunca annemin, hakkındaki bu inanışına lâyık olmaya çalıştım.

Dilimizde güzel bir deyiş vardır: "Bir adama kırk gün deli derseniz deli olur."

Eğer annesi onu samimiyetle savunmasaydı belki Edison da "Aptal, zararlı" bir çocuk olduğuna inanıp sonraki yılların önemli kâşifi ve mûcidi olamayacaktı.

Annesi, Edison'un kendisi ile ilgili "Meraklı, zeki, kabına sığmaz çocuk" düşüncesini ustalıkla pekiştirmişti.

Edison yalnızca küçükken değil, sonraki yıllarında da annesinin kendisi hakkındaki düşüncesini özenle korumuş, zihninde bu resmi daha da renklendirmiştir.



EN İYİSİ :

Dağ tepesinde bir çam olamazsan
Vadide bir çalı ol; fakat
Dere kenarındaki en büyük çalı sen olmalısın;
Ağaç olamazsan çalı ol.
Çalı olamazsan bir ot parçası ol.
Bir yola neşe ver;
Bir mis çiçeği olamazsan bir saz ol,
Fakat gölün içindeki en canlı saz sen olmalısın.
Hepimiz kaptan olamayız, tayfa olmaya mecburuz,
Burada hepimiz için bir şeyler var.
Yapacak büyük işler var, küçük işler var.
Yapacağımız iş, bize yakın olan iştir.
Cadde olamazsan patika ol,
Güneş olamazsan yıldız ol.
Kazanmak veyahut kaybetmek ölçü ile değildir.
Sen her neysen onun en iyisi olmalısın..



ÖN YARGILARIMIZ :

Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar.

Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar.

Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır.

Günler geçer ve kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışcasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerideki odadan bir bebek sesi duyulur.

Anne odaya yönelir... Ve odada beslediği beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.

Albert Einstein’ in bir sözü vardır; “ İnsanlardaki ön yargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor.”



BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ :

Gene bir gün Bermuda Üçgeni'nden bahsediyorduk. Bir öğretmen arkadaşımız bir hatırasını anlattı:

Ders bitmiş zilin çalmasına az kalmıştı bir talebe par­mak kaldırıp:

- Hocam, Bermuda Şeytan Üçgeni hakkında bilgi verir misiniz? Çok merak ediyorum, dedi. Ben de tahtaya kalkıp bir üçgen sekli çizdikten sonra dikkatle beni dinleyen talebe­lere dedim ki:

- Herhangi bir münasebetle sîzin Amerika'ya gitme ih­timaliniz kaçta kaçtır?

- Binde bir dîye cevap verdiler. Tekrar sordum:

- Diyelim Amerika'ya gittiniz. Bermuda'ya uğramanız ihtimali ne kadar?

- Binde bir dediler. Bunun üzerine dedim ki:

Bermuda'ya gitseniz bile, şeytan üçgeninden geçer­ken bindiğiniz vasıtanın esrarengiz şekilde kaybolma ihtimali kaçta kaç olabilir?

- Binde belki de milyonda bir, diye cevap verdiler.

Bu sefer ben tahtaya kalkıp bir dikdörtgen çizdim ve merakla bana bakan öğrencilerime dedim ki:

- İşte bu 'kabir dikdörtgeni'. Buna binde binbir katiyetle gireceksiniz. Sizi milyarda bir ilgilendirmeyen şeytan üçgeni bu kadar merak duyuyorsunuz da, niye aksine tek bir ihtimal olmayan bir katiyetle binde bir milyar sizi alâkadar eden bu 'kabir dikdörtgeni' hakkında merak duymuyorsunuz? Ölümü öldürüp, kabir kapısını kapayamayacağımıza göre ona karşı hazırlıklı olmanız gerekmez mi?

Safvet Senih “Duyduklarım Gördüklerim” sf.42



BABA - KIZI (KIZININ YAŞLARINA GÖRE) :

0 YAŞINDA
BABA : Ne kadar güzel. Gözleri de ne çok bana benziyor.
KIZI : Gözlerini ayıramayan bu adam babam olsa gerek.

5 YAŞINDA
BABA : Prensesim benim, güzel kızım. Söyle baban sana ne alsın
KIZI : En çok babamı seviyorum. Babam niye annemle uyuyor? Hep benimle uyusun. Başkasını sevmesin

10 YAŞINDA
BABA : Gittikçe yaramaz oluyor kime çekti bu kız?
KIZI : Ben babama aşığım. Büyüyünce babam gibi bir erkekle evleneceğim.

15 YAŞINDA
BABA : Ne kadar çabuk büyüdü. Eve de gittikçe geç kalmaya başladı, sanırım daha sert Olmalıyım.
KIZI : Babam yüzünden arkadaşlarımla istediğim kadar vakit geçiremiyorum, bana Baskı uygulamasından nefret ediyorum. Ne zaman özgür olacağım?

20 YAŞINDA
BABA : Artık sözümü dinlemiyor, Benden giderek uzaklaşıyor. Uzun zamandır tatlı bir-iki laf geçmedi aramızda. Galiba kızım elden gidiyor.
KIZI : Her dediğime alınıyor, Beni bir türlü anlamıyor. Evden ayrılıp, kendi hayatımı kurmalıyım. Çocuk muamelesi görmekten bıktım artık.

25 YAŞINDA
BABA : Birgün bunun olacağını biliyordum. İşte evleniyor. Zaten aramız eskisi gibi değildi. Şimdi birde kocası var. Prensesim beni terk ediyor.
KIZI : Böyle bir günde o mutsuz ifadeyi takınmasının ne lüzumu var ki? Biliyorum, kendi hayalindeki damat değil ya. Bu yüzden yapıyor. Sanki birlikte yaşayacak olan o.

30 YAŞINDA
BABA : Çok az görüşüyoruz. Daha sık bir araya gelsek ne iyi olur. Hem torunlarımı da Özlüyorum. Kendi arkadaş çevrelerinden fırsat bulupta bize gelemiyorlar ki.
KIZI : Babamları da çok ihmal ediyorum galiba. Yine telefonda çok üzgün geldi sesi. Hafta sonu onlara sürpriz yapmak en iyisi

40 YAŞINDA
BABA : Kızım beni yetersiz görüyor Oysa küçükken derslerine hep ben yardım ederdim anlayamadığı her şeyi bana sorardı. Şimdi beni beğenmiyor.
KIZI : Baban giderek çocuk gibi davranıyor. Gerçi son zamanlarda sağlığı da iyi değil. Ya ona bir şey olursa? Zaten hiçbir zaman dilediği gibi bir evlat olamadım.

45 YAŞINDA
BABA : Kızımın mutlu bir yuvası var. Her şeyi kendi başardı. Onunla gurur duyuyorum
KIZI : Babam için çok endişeleniyorum. Onu kaybetmeye hazır değilim. Allah’ım ne olur onu benden alma.

50 YAŞINDA
BABA : Dünyada mutlu kal kızım.
KIZI : Seni çok özleyeceğim ve arayacağım babacığım. Şimdi ben kime danışacağım. Kim yardım edecek bana? Ne olur gittiğin yerde çok mutlu ol. Ve hep yanımda olduğunu hissettir, ne bileyim ben, arada sırada işaretler yolla mesala. Ah babacığım! Sensiz nasıl yaşayacağım?

55 YAŞINDA
KIZI : Sen gideli, seni daha iyi anlıyorum babacığım.Keşke seni hiç üzmeseydim demeyeceğim, çünkü, “keşke” lerin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyorum. Yine de beni duyuyorsan, lütfen seni üzdüğüm her gün için çok ama çok pişman olduğumu bil olur mu?



NAMAZ :

Bedevinin biri mescidde acele ile öyle bir namaz kılar ki, durumu seyreden halife Hazret-i Ömer ikaz etmek zorunda kalır.

- Ey Allah'ın kulu, bu nasıl namaz böyle? Tavuğun yem yediği gibi. İyisi mi, sen şu namazını yeniden kıl!

Adam tutar yeniden kılar. Ama nasıl kılar? Acelesiz, tadil-i erkana riayet ederek.

Durumu seyreden Halife, namazdan sonra sorar:

- Sen söyle şimdi, hangi namazın daha güzel oldu?

Adam cevap verir:

- İlk namazım daha güzeldi?

- Niçin?

- Çünkü, der, onu sadece Allah rızası için kılmıştım, bu ikincisini senin nezaretinde, senin rızan için kılmış oldum da ondan!






Hayat, fırtınanın geçmesini beklemek değildir ki !...
Yağmurda dansetmeyi becerebilmektir !



KÜÇÜK İNSANLARIN NELERDEN MUTLU OLDUKLARINA DİKKAT ETTİNİZ Mİ?







Sayfa Sonu Hediyesi :

Masallar Ali Cengiz Oyunu, Balıkçının Oğlu, Bıyık Balta ve Şehzade, Cihan Şah’ a Söylenmeyen Sır, Çobanla Köpeği, Değirmenci ile Tilki, Derviş, Dört Öğüt, Dürümcekli Kadın, Fatmacık ile Yusufçuk, Felek, Göz Açan Babanın Kızı, Hızır’ı Bulan Keloğlan, Hüsnü Yusuf, İnatçı Horuz, İncili Çadır, Kabak Gelin, Kaplumbağa Kabuğu, Keloğlan İle Yılan - Köpek - Kedi Ve Balık, Keloğlan, Keloğlan ve Altın Bülbül, Kırk Dost, Kırk Köse İle Bir Köse, Kırkıncı Oda, Korkak Adam Ve Devler, Korkak Ali (Keloğlan), Kurnaz Kurt, Kül Eşek, Leylek Dadı İle Fakir Köylü Kızı, Mitişik Kız, Namert Adam, Namlı Kemankeş, Nardaniye Hanım, Oduncu’nun Küçük Kızı, Öksüz Kız, Peri Kızı, Reyhan Güzeli ile Padişah Oğlu, Sitti Nusret, Tavuk Çobanı Dede Masalı, Tembel Çocuk ile Padişah Kızı, Tuz Kadar Sevgi, Tülüm, Uyusun Uyansın Da Gülere Boyansın, Üç Haylaz, Üç Köse, Üç Oğlan, Üç Talipten Hangisi?, Üç Turunçlar, Üvey Ana, Vefakâr Kız, Zülfü Mavi

Halk Hikayeleri Bey Böreği Erzurum Varyantı, Hikayet-i ‘Âşık Efgan

Hikayeler - Toplayan: Bayram Gündoğdu - Qafqaz Üniversitesi (86sf 1,49MB) Birkaçını bu sayfada paylaşmaya çalıştım

© Erim SEVER - Makina Mühendisi
Yapabildiğimiz her şeyi yapsaydık, buna kendimiz bile şaşardık - Thomas Edison
İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır - Hadis-i Şerif - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) Vasiyeti'nden
Yasal Uyarı & İlkeler