ARAMA MOTORU :


Google Arama
www.erimsever.com


Bilginin paylaştıkça çoğalması ve ülkemizde daha fazla "Düzgün İşler" yapılması niyeti ile...

Site Haritası



Yukarı Çık
Hz. Mevlana Sayfasına gitmek için tıklayınız
Semazen
Afrika Dili - Güney Afrika Almanca - Almanya Arapça - Arabistan Arnavutça - Arnavutluk Azerice - Azerbaycan Baskça - İspanya Belarusça - Beyaz Rusya Bengalce - Bengal Bulgarca - Bulgaristan Çekce - Çekoslovakya Çince - Basitleştirilmiş Çince - Geleneksel Danca - Danimarka Endonezya Dili - Endonezya Ermenice - Ermenistan Eskenazi Dili - Almanya Yahudileri Estçe - Estonya Farsça - İran Filipince - Filipinler Fince - Finlandiya Fransızca - Fransa Galce - Galler Galiçyaca - Galiçya Gücerat Dili - Hindistan Gürcüce - Gürcistan Haiti Creole Dili - Haiti Hırvatça - Hırvatistan Hintçe - Hindistan Flemenkçe - Hollanda İbranice - İsrail İngilizce - Amerika, İngiltere İrlandaca - İrlanda İspanyolca - İspanya İsveçce - İsviçre İtalyanca - İtalya İzlandaca - İzlanda Japonca - Japonya Kannada (Karnataka) Katalanka - Catalan Andorran Korece - Kore Latince - Meksika Lehçe - Polonya Letonca - Letonya Litvanyaca - Litvanya Macarca - Macaristan Makedonyaca - Makedonya Malayca - Malezya Maltaca - Malta Norveççe - Norveç Portekizce - Portekiz Romence - Romanya Rusça - Rusya Sırpça - Sırbistan Slovakça - Slovakya Slovence - Slovakya Svahili - Jameyka Tamil - Hindistan Tayca - Tayland Telugu - Sri-Lanka Ukraynaca - Ukrayna Urduca - Pakistan Vietnamca - Vietnam Yidce - Rusya Yahudileri Yunanca - Yunanistan



İnternetten bilgi almaya çalışan dostlar için bu sayfaya lüzum görülmüştür. ŞÜKÜR "BİRLİKTEYİZ"..
"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir" - Hz. Mevlânâ (K.s.)

Hz. Mevlânâ (k.s.) sayfasına gitmek için lütfen tıklayınız


HZ. SULTÂNÜ'L-ULEMÂ BAHAEDDİN VELED (K.S.) :



Mevlânâ'nın babası Sultanü'l-Ûlema Bahaeddin Veled 12 Ocak 1231 tarihinde Hakk'a yürüdü. Sağlığında "Benim ve benim çocuklarımın ve onların evlat ve ahfadının mezarları burada olacaktır." sözleri üzerine o günlerde Sultanların gül bahçesi olan bugünkü yerine defnedildi. Ahmet Eflakî, Ariflerin Menkıbeleri, (Çev. Tahsin Yazıcı) Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1989, Cilt, 1, sah.54

Bir gün Sultanü'l Ulema Bahaeddin Veled oğlu Mevlânâ'dan bahsederken;
"Biz arkamızda öyle bir yiğit bırakıyoruz ki, ona güneş, ay ve yıldızlar secde eder, ölüler kıyam (ölümden sonra dirilip, ayağa kalkma) ederler. (Son Postnişinlerden Bâkır Çelebi"nin oğlu Celâleddin Çelebi"den nakil) - Kaynak (3)

Ahşap sanduka ise, bir Selçuklu şaheseri olup, 1274 yılında Mevlâna için yaptırılmıştır. Kanunî, Mevlana ve oğlu Sultan Veled’in mezarları üzerine 1565 yılında yeni bir mermer sanduka yaptırınca, ahşap sanduka buradan kaldırılmış ve sandukası olmayan Mevlâna’nın babasının mezarının üzerine konulmuştur. - Kaynak (4)

Sandukasındaki Kitabe (Merkadinde) :

Şeriatın göğsü, hikmetin kaynağı, sünneti dirilten, bid'ati kökünden söken, kendisine uyulan, Rabbe mensup âlim olan, ilmiyle de amel eden, bilginler padişah, doğunun, batının müftüsü, şeriatın ve dinin Bahâ'sı, İslâmın ve Müslümanların şeyhi efendimiz, ulumuz Belhli Ahmed oğlu Huseyn'in oğlu Muhammed'in kabridir; Allah ondan ve geçmişlerinden razı olsun, altı yüz yirmi sekiz yılı Rebiülâhır ayının on sekizinci cuma günü kuşluk çağında vefat etti. - (Mevlânâ'dan Sonra Mevlevîlik, s. 355; kitabenin tercemesi: Mevlânâ Celâleddin, III. basım, s. 37)



HZ. MEVLÂNÂ (K.S.) :





Hz. Mevlânâ, Hakka Vuslatı yaklaştığında haline üzülen ailesini ve dostlarını "Kendinizi üzmeyiniz, hastalığımız bizi bu alemden ayıracak sebepten başka bir şey değildir" diye teselli etmiştir.

Cenazede protokol ve Konya'daki Müslümanların yanı sıra 'İsamızı, Musamızı onun sözleriyle daha da iyi anladık' diyen her dinden insan da bulunuyordu. Gayet sükunetli olan halk, Hz. Mevlânâ'nın daima üstünde taşıdığı elbisesine sarılı tabutu kaldırılacağı zaman galeyana gelmiş, ağlamalar sızlamalarla taşıyabilmek için tabuta hücum etmişlerdi.

Hz. Mevlânâ sağlığında, namazının Şeyh Sadreddin-i Konevi tarafından kılınmasını vasiyet etmişti. Şeyh Sadreddin imamlık yapmak için tabutun önüne gelince, bayılacak gibi oldu. Kollarına girip geri çektiler. Onun yerine Kadı Siraceddin öne durarak namazı kıldırdı. Yoğun izdiham nedeniyle hayli zor ilerleyen Hz. Mevlânâ'nın tabutu, ancak akşam vaktinde defnedileceği yere, yani şimdiki Mevlana Müzesi'ne getirilebildi. Babası Bahaeddin Veled'in yanında toprağa verilerek, emanet teslim edildi. - Kaynak

Hz. Mevlânâ ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlânâ ölüm gününe "Düğün Günü" veya "Gelin Gecesi" manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu. 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. - Kaynak (0)

Yüce Mevlânâ son demlerindeyken bile nasihat vermeyi sürdürmüş insanları hidayet yoluna davet etmiştir.

Dostlarına Vasiyeti :

"Ben size, gizli ve aleni, Allah’tan korkmanızı,
az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi,
günahlardan çekinmenizi,
oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi,
daima şehvetten kaçınmanızı,
halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı avam ve
sefihlerle* düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı,
kerem sahibi olan salih kimselerle
beraber olmanızı vasiyet ederim.
Hayırlısı, insanlara faydası dokunandır.
Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır.
Hamd, yalnız tek olan Allah'a mahsustur.
Tevhit ehline selam olsun."

Not : * Sefih = "Beyinsiz-beyinsizlik" anlamında Kur'anî bir kavram. Sefih, "se-fi-he" fiilinden türemiş ism-i faildir. Bu fiilin mastarı "sefh, sefeh"tir. Lügatte sefeh”, hareket ve tutumunda hafiflik olup, akıl noksanlığından kaynaklanır. Yani ucu budalalığa varan hafiflik, fikirsizlik, temkinsizliktir. Bunun zıttı, ağır başlılık, tam akıllılıktır. Şer'an da akıl ve dinin emir ve prensiplerinin aksine hareket etmektir. Türkçede sefahet bu manada kullanılır. Kısaca sefeh ve sefahet, görüş ve düşüncede heva ve hevese uymak, akıl ile değil zevk ile hareket etmektir. Bu da aklın hükümsüz kalmasından dolayı budalalıktan kaynaklanır. - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kurân Dili, I, 234 - Kaynak

Oğlu Sultan Veled (k.s.)'e :

"Bahaeddin; senin düşmanını sevmeni, düşmanının da seni sevmesini istersen, kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle. O düşman senin dostun olur; Çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır. Allah’ın sevgisini de O'nun aziz isimleriyle elde etmek mümkündür. Cenâb-ı Hak buyurdu ki: ' Ey kullar, kalbinizde safa (gönül temizliği) hâsıl olması için daima beni çok anmaktan geri durmayın.' Safa ne kadar olursa Allah’ın nurunun parlaklığı da kalpte o nispette fazla olur. Tıpkı ekmekçinin fırını gibidir. Tandır ne kadar sıcak olursa o kadar ekmek alır. Soğuk olunca ekmek almaz"

Oğlu Sultan Veled (k.s.)'e :

"Ey oğlum! Sana vasiyet ediyorum ki:
Her halde ilim, edep ve takvâ üzerine bulun.
Her zaman geçmiş din büyüklerinin eserlerini inceleyerek,
Ehl-i sünnet vel-cemâat yolundan ayrılmamayı vazife edin.
Fıkıh (İslâm hukuku) ve Hadis-i şerif öğren,
cahil sofulardan olma.
Namazı her zaman cemaatle kıl,
fakat imam ve müezzin olma.
Şöhret isteme, zira şöhret afettir. Makama bağlı olma.
Yazdığın şeylerde adını yazma.
Mahkemede hâkim huzuruna çıkma.
Kimseye kefil olma.
Halkın işlediği işlere karışma.
Devlet büyüklerinin çocuklarıyla arkadaşlık etme.
Uzlete çekilme, yalnız kalma.
Çok söz söyleme.
Çok söz işitmek kalbe nifak verir.
Sözü inkâr etme. Onun söyleyenleri ve sâhipleri çoktur.
Az söyle ve halkın kötülük ve eğrilerinden
Arslandan kaçar gibi kaç, bir kenarda dur.
Kadınlardan ve dinde eğri yollara girenlerden sakın.
Herkesle ve zenginlerle sohbet etme (oturup kalkma).
Helal ye ve şüphelilerden kaçın.
Dünya malına kapılma.
Dünyâ arzusu dînin zâyi olmasına sebeb olur.
Çok gülme ve kahkaha atma.
Zîrâ fazla gülmek kalbin ölümüdür.
Herkese şefkatle bak. Hâinlikle bakma.
Dışını süsleme. Zîrâ dışın süsü; için, kalbin, rûhun
harâb olduğunu gösterir.
Başkalarıyla mücâdele etme ve
hiç kimseden bir şey isteme.
Kimseye hizmet buyurma.
Âlimlere, evliyâya, mal, can ve tenle hizmet et.
Din büyüklerinin hâllerini inkâr etme. Zîrâ inkâr edenler
rahat ve kurtuluş yüzünü göremezler." buyurdu.

Dostu Kadı Sirâceddin'e :

Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.

Yine Hakka yürümesine yakın, dostu Sirâceddin'e hem iyi, hem de sıkıntılı zamanlarında okuması için şu duayı okumasını tavsiye etmiştir:

"Ya Rabbî! Sana vesile olan sağlığı, seni bol bol tesbih etmek için istiyorum.Ya Rabbî! Bana, ne Senin zikrini unutturacak, Sana olan şevkimi söndürecek, Seni tesbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, şer ve kötülüğümü artıracak bir sıhhat ver. Ey merhamet edenlerin En Merhametlisi! merhametinle bu duamı kabul et." - Kaynak (1)

Hastalığında Sorulan Sonraki Halifelik :

Kimdi Mevlâna'yı temsil edecek?
Hastalığı günlerinde bu sorular akla gelmemiş değildi. Mevlâna'nın yakınında bulunanlar, Mevlâna'nın son öğütlerini verdiği sırada:
- Efendimiz, sizden sonra halifemiz kim olur? diye üç kere sormuşlar, her defasında da:
- Çelebi Hüsâmeddin'imiz halife olur, cevabını almışlardı.
Gerçekten de, Kuyumcu Selâhaddin'in ölümünden sonra, Çelebi Hüsâmeddin Mevlâna'nın en yakın dostları ve halifeleri arasında seçkin yerini almıştı. Mevlâna'ya Mesnevî'yi yazdırtan, varını yoğunu Mevlâna yolunda harcayan, ona gönülden bağlı Çelebi Hüsâmeddin, daha Mevlâna'nın sağlığında, Mevlâna'nın halifesi olabileceğini herkese kabul ettirmişti. Ettirmişti ama, ortada bir de Sultan Veled vardı. O, babasının ilim ve irfan potasında pişmiş, herkesin sevgisini kazanmış bir tasavvuf eriydi. Mevlâna, onu öteki oğullarından daha çok sever, ona: "Bana yaradılış ve huy bakımından en fazla benzeyen sensin" derdi. Mevlâna'nın bıraktığı posta hakkıyla oturabilir, onu lâyıkıyla temsil edebilirdi. Çelebi Hüsâmeddin de böyle düşünürdü elbet. Mevlâna'nın vârisi olarak Sultan Veled'in posta oturmasını gönülden istiyordu. Bir gün Sultan Veled'i ziyaretinde şöyle dedi:
- Veled, sen bize Pirimizden, armağansın. Ondan sonra uyulacak, dayanılacak tek kişi sensin. Onun yüce makamı sana düşer. Çünkü senden daha arif olan; yol, iz bilen yok.
Bu teklifi kabul etmeyen Sultan Veled İbtidânâme adlı eserinde bu olayı şöyle nakleder:
- "Hayır, Babam ölmedi; gerçekten diridir O. Ölen onun maddi varlığı, yıpranıp giden cesedi. Ruhu Allah civarında ölümsüz yaşıyor. Peygamberimiz, Mü'minler ölmezler, demedi mi? Babamın zamanında halifemizdin. Şimdi de halifemiz sen olacaksın. İmam sendin, biz sana uyardık, şimdi de uyacağız. Bu babamın vasiyeti, bu vasiyet yerine gelmeli".
Çelebi Hüsâmeddin, Sultan Veled'e ne kadar yalvardı, rica ettiyse de Sultan Veled kabul etmedi. Çaresiz, gönül hoşluğu ile Mevlana’dan boşalan postu devraldı. - Kaynak (2)

Sandukasındaki Kitabe :

Doğuların, batıların bilginlerinin padişahı, karanlıklarda parlayan Tanrı'nın aydın nuru. İmam oğlu imam, İslâm'ın direği, Halka, ululuk ve büyüklük sahibi Tanrı tapısına, yol gösterip götüren, delilleri yıkılıp gittikten sonra din alâmetlerini belirten, nişaneleri yıpranıp kaybolduktan sonra yakıyn yollarını aydınlatan, haliyle Arş hazinelerinin anahtarı olan, sözüyle yeryüzü definelerini meydana çıkaran, halkın gönül bahçelerini hakikat çiçekleriyle açan, olgunluk gözbebeğinin nuru, büyüklüğün, güzelliğin rûhu, âşıkların gözbebeği olup bütün dünyadaki ariflerin boyunlarını sevgi gerdanlıklarıyla bezeyen, gerçekle bâtılın arasını ayıran Kur'an sırlarını kavramış bulunan, Tanrı bilgilerinin mihveri kesilen, âlimlerin kutbu, bilginlerin rûhlarını dirilten, Hakk'ın, şeriatın, dinin Celâl'i, şeriat sahibi olmayan ve şeriat sahibi olan peygamberlerin vârisi, Tanrı dostlarıyla halkı kemâle ulaştıranların sonuncusu yüce mertebeler ve duraklar, yüksek menkıbeler ve üstünlükler sahibi Belhli Huseyn oğlu Muhammed'in oğlu Muhammed; rahmeti umumî olan Tanrı'nın lûtfu ve esenliği ona olsun. - (Mevlânâ'dan sonra Mevlevîlik, s. 353. Sandukadaki âyetler, Mevlânâ'nın gazelleri, Mesnevî'den seçilmiş beyitler için sayfa 351 - 355)



HZ. FERÎDÜDDÎN-İ ATTÂR (K.S.) :



Bir gün Allahü teâlâya şöyle münâcâtta bulundu:

"Ey Rabbim! Gönlümüze senin hamd bahçende yücelik sıfatlarını öğrenmek nasîb oldu. Kıyâmet günü ümidim sende. Dert ve nedâmetten, pişmanlıktan başka bir şeyim yok ama, keremini ummaktayım. Sırat köprüsünde Cehennem'e düşmekten, kereminle ancak sen kurtarabilirsin. Mîzanda ancak sen, lütfunla günahlarımı af ve mağfiret edersin. Nefsimin eline öyle düşmüşüm ki, doğan'ın eline düşmüş topal serçe gibiyim.

Ey Allah'ım! Bu Attâr kulun, senin sevgi ateşinde yanmaktadır. Bana yol göster de sana kavuşayım."

Moğollar istilalarında yapmış oldukları büyük katliamların yanında birde bölgede ki tüm medreseleri yağmalamışlar ve insanlığa ışık tutacak birçok kitabı yakmış ve ortadan kaldırmışlardır.

Bu istilalarından birinde, Maveraünnehr’i, bu arada Nişabur’u yağmalarlar.

Ferîdüddîn-i Attâr da bir Moğol askerinin eline esir düştü. O asker onu öldürmek istediğinde, askere halk; "Bu ihtiyarı öldürmekten vazgeçersen, esaretine bedel olarak bin altın akçe veririz." dediler. Moğol askeri onu bu fiyata satmak istedi. Fakat Ferîdüddîn-i Attâr ona; "Ben bundan ziyade baha değer bir Pir-i Muteberim, sakın satma" deyince, asker satmaktan vazgeçti.

Bir süre sonra başka bir şahıs gelerek askere; "Bu Pir'i bir torba samana satar mısın?" deyince,
Ferîdüddîn-i Attâr; "İşte beni şimdi sat çünkü esas fiyatımı ve kanımın değerini buldum." dedi.
Bunun üzerine sinirlenen Moğol askeri vurduğu kılıç darbesiyle onu şehîd etti.
Düştüğü yere defnedilmiştir. - Kaynaklar : 1 - 2 - 3 (5) (7) (8)

İlahiname eserinden vasiyeti (öğütleri) :
Kalıcı mülk sahibi olan, ilim ve bilgisine akıl sahiplerinin dili tutulan, Tanrının adıyla.
Adı canlara ferahlık verir; toplananların önsözüdür, dizilimin ilk birinci yazısıdır.
Diller, damaklar, adıyla Tatlılaşır; kılıçlara benzeyen diller, anışıyla parlar, keskinleşir.
Onun adı anılmadan meydana gelen, duyulan koku, solup giden bir renkten ibarettir; onun adı anılmadan kazanılan ad-san, bir ayıptan başka bir şey değildir.
Öyle bir mülk sahibidir ki bütün varlıklar, onun zatına karşı aşağıdır, hiçten başka bir şey değildir.
Zatı, bildiğimiz her şeyden üstünken onu nasıl anlatmaya gücümüz yeter?
Sanatının elinde, bir topa benzeyen yeryüzü, göklerin çevgeni (Golf sopası) önüne düşmüş, yuvarlanıp durmadadır.
Hiç kimsenin aklı, onun yüceliğine eremez; bundan dolayı da hiç kimse, onun nimetlerini hakkıyla bilemez.
Bütün âlemin hiçliği, onu ispat etmek etmektir; bütün âlem, onun zatına delildir.
Sıfatları, zatının zuhurudur (görünmesi); iyice dikkat edersen görürsün ki her şey, zatının gerçekliğinin görünmesidir.
Her şeyin varlığı, onun varlığının gölgesidir; her varlık, onun kudretindeki sanatın eserleridir.
İyi, doğru söyleyen biri, zatı anlatırken, Tanrı’yı bir bilmek, bütün izafi (bağlı bulunduğu şey ile değişen) şeylerden geçmektir denmiştir; ne de yerinde söylemiştir bu sözü.
Ne rütbedir ki aydan balığa dek ne varsa, onun zatına nikbetle (kıyasla) bir karaltı içindeki bir kıldır sanki.
Ne yüceliktir ki müstağnidir (doygun) her şeyden; bunca akıl ve can, onun yüceliğine karşı bir oyundur, bir oyuncaktır ancak.
Ne ululuktur ki canda bir belirse, her zerreden yüzlerce tufan zuhur eder.
Ne birliktir ki o birliğe bir kıl bile sığamaz; o birlikte cihanın bir kıl kadar değeri yoktur.
Ne rahmettir ki İblis bile o rahmetin bir zerresini bulsaydı İdris’ten topu çeler, kapardı. (İdris Peygamber, perhizle menkul olur, ibadetleri ile ruhunu bedenine galip gelir ekseriya ruhu gökyüzüne yükselir ve arı duru hale gelen canı melekler ile görüşürdü)
Ne gayrettir ki âleme bir düşse bir anda iki âlem de birbirine girerdi.
Ne heybettir ki güneş bile, bir zerre ondan mahrum kalsaydı ebedi olarak gölgede kaybolur giderdi.
Ne huzurdur ki herkes ancak orayı büyük tanır; ondan başkasının kapısına, kimse yol bulamaz.
Ne sanattır ki başkasından elde edilmemiştir; ezeli ve ebedidir; ne eksilir, ne artar.
Ne kuvvettir ki dilerse bir solukta yeri de mum gibi eritir gider, göğü de.
Ne şerbettir ki can, ‘’Rableri onları suvarır’’ (Rableri onlara tertemiz bir içki içirir - İnsan suresi 21) ayetini okuya, okuya kanlara dalar.
Ne alandır ki âlem olmasaydı da bir kıl ucu kadar yer bile eksilmezdi o alandan.
Ne sonsuzluktur ki aklın, anlayışın gözü, onun sonsuzluğundan yerlere düşer; sonunu göremez.
Ne mühlet veriştir ki zamanı gelip çattı mı, bir kılla bütün bir âlemi tuzağa düşürür.
Ne şiddettir ki delil getirmek, özür beyan etmek için elde ne susmak azığı vardır, ne söylemek kudreti.
Ne birliktir, ne istiğnadır (nazlanma) ki bunca erkek, bunca kadın, koştular gittiler de izinin tozunu bile bulamadılar.
Ne gaflettir (uyku) ki bizi zincire vurmuş; yoksa bizde hiçbir kusur yok.
Ne takattir (güç, kuvvet) o ki bize emanet olarak verilmiş candan olduk mu, emanete hıyanet etmemiş varalım.
Ne hasrettir bizdeki?
Ama bu hasret de hiçbir fayda vermez bize.
Aşk âleminin ne önü vardır, ne sonu; oraya gönül kanından başka bir kılavuz yoktur.
Birisi âşık oldu da baştan ayağa dek aşk kesildi mi, gül gibi ilk adımda kana gark olur.
Efendim benim, çok beyhude (boşuna) laf ettim; olmuş, olmamış, birçok söz söyledim.
Asinin suçu yüzlerce âlem dolusu olsa, bir zerrecik ihsanın bile ondan çoktur, ondan üstündür.
Bizde kusurdan başka bir kulluk yokken bu azıksız bir avuç toprağın ne değeri olabilir?
Şimdi değil mi ki iş bu hale geldi; Tanrım, lütfet; bizi, bize bırakma.
Nelikten, nitelikten münezzehsin; âlemden de ötesin, âlemdekilerden de öte.
Tanrı, rahmetin, herkesi, her şeyi kaplar; o deryadan bir katrecik (küçük damla) lütfet; yeter bize.
Şu suçlu halkın suçlarını o deryada bir kerecik yıkayıp arıtsan,
O derya, bir an bile bulunmaz; ama bütün âlemin işi iş olur; bütün alem arınır, aydınlanır.
O rahmet denizinden bir katresini halka bölüştürsen ne eksilir o denizden?
Ne hoştur kuldan feryat, Tanrıdan imdada yetişmek; kulla Tanrı arasında bir niyazdır, bir nazdır bu.
A kul, bütün âlemde bir tek bile aşinan (bilen, tanıyan) yok, kimin kimsen yok; neden boyuna kendine ağlamazsın?
Evinde yüz tane aşinan olsa öldün mü, hepsi de yabancı kesilir.
Ama bu derdi kolayca vermezler sana; bir saman çöpünün avucuna koca bir dağı sunmazlar.
Ecelden önce bir an ölürsen, o solukta bütün âleme sahip olursun.
A dosttan ayrı düşmüş kişi, kimden bu çeşit uzak kaldın, bir anlasan,
Hasretle bağrını, böğrünü dağlar, perperişan başını dizine dayar kalırdın.
Tanrı yoluna girmeyi layık görüyorsan kendini, heva ve heves gözüne tümden mil çek. (günlük ve çevresel etkilere karşı kendini korumak amaçlı yalnızlığa çekilmek. Yani kargaşadan kurtulup ben kimim? Neyim? Yolun neresindeyim? Nereye gidiyorum? Vb. soruları kendine sormak, yerini durumunu değerlendirmek amaçlı yalnızlık)
İstek, dilek gözün görmez olursa, seni doğru yola götürecek gözün, görmeye başlar. (ihtiyacın sınırı içinde kalarak bu sınır dışındakiler için, isteğim yok de kendine)
Şaşıp kalışın sonu görünmez; bir iğne bile deryadan haraç alır. (Sessizce gözlemlersen hayrette kalacağın birçok şeylerin farkına varırsın. Küçük dediğin bile büyüğü nasıl haraca bağladığını, gemlerin ele geçirip yönlendirdiğini, bağlayıp hareketsiz bıraktığını görürsün. Yani dikkatsizliğin, uyumakta olduğun, oyalandığın zaman göremediklerini görürsün)
Dünyayı iki kapılı bir kervansaray bil; bu kapıdan girdin mi, ötekinden çıkarsın.
Sen gaflet içinde uyuyup kalmışsın, hiçbir şeyden haberin yok; İster dile ister dileme; sonunda öleceksin.
İster yoksul ol, ister padişahlar padişahı; yoldaşın, üç arşın bezle on kerpiç (Mezarın).
Felek, bir hayli yalımlar vermiş, bir hayli, âlemi aydınlatmıştır ama kimseye ölümden kurtuluş yok.
Sonunda dilediğin, dilemediğin her şeyden ayrılacaksın.
Balıktan Ay’a dek âlem, senin olsa, gene sonunda bu kapıdan çıkıp gideceksin.
İskender bile olsan fani dünya, bir gün ağır, değerli elbiseni kefen eder.
Azizim, padişah sen yokken, kendisi için bir yere bir define koydu.
Takdir ederse o defineyi oradan kaldırır alır; dilemezse öylece bırakır.
Vefasız dünyanın nuru, piri yoktur; hiçbir an, yassız düğünü, derneği bulunmaz.
Sana gümüş verse taş eder; bir özür getirmeni dilerse özrünü aksak kılar.
Ayrılığı olmayan buluşup kavuşmak, kimseye nasip olmaz; dikensiz gül, sinek üşmeyen şeker yoktur.
Gamsız hiçbir kimseyi bilmiyorum ki bir an olsun varayım, ona elimi süreyim de kutlanayım.
Yürü, ağır gam yükünün altına gir; boyuna can çekiş; can isterlerse de ver gitsin.
Ben sende o erliği, o gücü göremiyorum ki mezara girmeden göğe ağasın.
Âdem, bir buğday için altı yüz yıl derd içinde kalmadı mı, yeryüzüne kanlı gözyaşı dökmedi mi?
Ona bile bir buğday tanesi, yüzlerce bela olursa, senin de bir lokmayı bile gamsız yemen yerinde değildir.
Benim de karım ziyan oldu gitti; senin de; feryat benim de şu varlığımdan, senin de şu varlığından.
Ey dünya, senin cefandan şad olan kimdir?
Senin bütün cevrin, cefan da yelden ibarettir, dönüp duruşun da.
Dünyanın, senin işin yüzünden gamlanmadığı meydanda; peki, ne diye tutuyor da onun eliyle başına toprak serpiyor, yaslara batıyorsun?
Dünyanın senin gibi nice güveyi var; nice bayramlar hatırlar, nice düğün, dernekler bilir.
Ben bir ömürdür hemdem bulayım da ona sırlarımı açayım, onunla dertleşeyim derim; bu isteğin peşinde koşarım.
Ama bana uygun bir tek solukdaş göremem; feryat bu münafık (ikiyüzlü) eşten dosttan.
Değil mi ki toprağa girmek için anandan doğdun; şu aşağılık yerde ne diye köşk kurar, saray yaparsın?
Değil mi ki bedenin, toprakta yok olacak, çürüyüp toprağa karılacak; pencereni ne diye göklerin yücesine ağdırır da açarsın?
Altınla, gümüşle dolu bir hazineye sahip olsan da bir an zahmet çekmeden, derde düşmeden bir yudum su bile içemezsin.
Sen kendi derdine yan; kimsecikler senin derdinden haberdar olmaz.
Ama ne söyleyeyim ki senin de kendi derdinden haberin yok.
Yerin, toprağın altı ama tertemiz can, tertemiz topraktan yoğrulmuştur.
Senin aslın meleklerin secde ettikleri Âdem değil mi?
Senin başında halifelik tacı yok mu?
Sen halife oğlusun, külhanı (ateş cüruflarının olduğu yer) bırak; gül bahçesine git; şu ağırcanlılıktan vazgeç.
Mısır’da padişahlık senin; sen ne diye Yusuf gibi kuyunun dibindesin?
Ama senin devin (nefsin), Süleyman tahtına oturmuş da o yüzden mülküne hükmün geçmiyor.
Sen önde de padişahsın, sonda da; ama görenin gözü şaşı.
Biri iki görüyorsun, ikiyi de yüzlerce; oysaki bir ne, iki ne?
Hepsi de sensin.
Ekmek ve elbise derdini ne vakte kadar çekeceksin?
Ne vakte kadar halkın ayıplamasından çekineceksin?
Aslında şaşılacak bir yaradılışın var; bir palaspare (eski-yırtık elbise), atlas kumaşa eklenmiş.
Her solukta huzura ermeye, vuslata erişmeye çalışırsan, ‘‘secde et yaklaş’’ ayetinden kaftan giyersin. (Alak sure 19)
Nice zamandır beyhude (yararsız, anlamsız. Boşuna) düşüncelere daldın da yaradılışını yıprattın gitti.
A uykuya dalmış adam, aklın varsa kalk da ihtiyaç kapısını üstüne ört kapat (sahip olduğum yeter de).
Âdemoğlunun gönlünde ne de hırs var; âlemde nasıl da şaşkın, nasıl da başı dönmüş.
Ey harisliği (doymazlık) yüzünden gözü körleşen, çukurun ta dibine çöken,
Sen gebermedikçe hırsın azalmaz; senin hırs yaranın mehlemi gebermektir ancak.
Dünyanın ağzına kadar dopdolu kadehini çektin durdun; bunca dünya malını ne yapacaksın?
Billahi bütün dünya malı mülkü, yol erinin gözünde bir arpaya bile değmez.
Feryat şu sinek yiyen örümceklerden biri, hepsi de akrabalar gibi leş peşinde
Feryat şu ağızlarında laf çiğneyen karınca tabiatlılardan; hepsinin de karıncalar gibi ne kılavuzu var, ne yol gözcüsü.
Feryat şu bir avuç kuruyup ufalanmış kemik parçalarından; hepsi de fareleşmiş köpek tabiatlı
Ey gece gündüz gam yiyen ey hırs elinde çaresiz kalan,
Hırs, bir yular gibi boynuna bağlanmış; senin yuların hırs, devenin yuları kayış.
Rızık veren Tanrı’dan emin ol; sabret, rahat otur artık.
O, kâfirin bile rızkını kesmezken, akıllı adamın nasıl olur da keser?
Ey dost, seher çağlarında tembellik etme; sağ, esensin; tembel olma.
Seher çağında uyanık oldun da duaya koyuldun mu o anda dilediğini elde edersin
O tapıdan hil’at (kaftan, giysi) giyenler, hep seher çağında giyerler.
O bağın bahçenin kapısını seher çağlarında açarlar; onun yüzünü, hasret çekenler, özleyenler seher çağlarında gösterirler.
O sırada sana padişahlık gerekse, Muhammed’in kapısında yoksul kesil, dilediğini o kapıdan iste - Kaynak - İlahiname - Ferideddin-i Attar M.E.B. Şark İslam Klasikleri (6)



HZ. SADREDDİN-İ KONEVİ (K.S.) :



Sadreddîn-i Konevî hazretleri ömrünün sonlarına doğru şöyle vasiyette bulundu:

"Rabbime hamd eder, Resûlullah efendimize salât ü selâm ederim.
Ben yakînen inanıyorum ki, Cennet ve Cehennem haktır. Amellerin tartılacağı mîzân haktır, doğrudur. Ben bu inançla yaşadım ve bu îmânla vefât ediyorum.

Sevdiklerim ve talebelerim vefâtımın ilk gecesinde Allahü teâlânın beni her türlü azâbdan bağışlaması ve kabûl etmesi niyetiyle, yetmiş bin kelîme-i tevhîd yâni Lâ ilâhe illallah diyerek tevhîd okusunlar.

Defnedildiğim gün kadın, erkek, fakir, kimsesiz ve düşkünlere kör ve kötürüm olanlara bin dirhem sadaka dağıtılmasını vasiyet ediyorum.

Bekâr olanlarınız Şam'a hicret etmeye çalışsın. Çünkü yakında buralarda bir takım fitneler zuhûr edecek ve çoğunuzun rahatı kaçacak ve size söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben işimi cenâb-ı Hakk'a havâle ediyor ve O'na bırakıyorum. Dostlarım duâlarında beni hatırlasın ve bana her türlü haklarını helâl etsinler. Benim bıraktığım bilgiler de onlara helâl olsun.

Allahü teâlâdan kendim ve sizin için mağfiret diliyorum. Yâ Rabbî bana mağfiret et. Şüphesiz sen merhâmet edicisin." - Kaynak: 3



HZ. ŞEMS-İ TEBRİZİ (K.S.) :



Hz. Mevlânâ ile Hz. Şems, sohbet ve irşadın son merhalelerini, en güzel dönemlerini yaşarken, halk ve müritler arasında kıskançlık hakaret ve iftira başgöstermiştir. Hz. Şems söylentiler (gibi görünen gerçeğini Allah'ın bildiği sebep) yüzünden Konya'dan ayrılır.
Hz. Mevlânâ bu gidişe dayanamaz ve bu hâldeyken "Ben Şemsi Tebrizî'yi gördüm" diyen birisine Hz. Mevlânâ hemen üzerinde ne varsa çıkarır verir.
Bu kişinin yalan söylediğini söyleyenlere ise Hz. Mevlânânın cevabı: "Ben onun yalanına verdim onları. Doğru söyleseydi canımı verirdim."

Şems’in varlığını kabullenememiş kimseler, Hz. Mevlânâ’ya ileri geri laflar etmişlerdir. Hz. Mevlânâ bu kimselerden birine verdiği cevap şöyledir:
"Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. O, elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime; hep aynı nameyi çalıp söyleyen, kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım. Ben onun avucunda bağlar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm. Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. Lâkin siz bunların hiçbirini göremezsiniz."

Daha sonra oğlu Sultan Veled'i Şam'a gönderir "Yürüyün erler, sevgilimizi, o kaçan güzelimizi hemencecik getirin bize." ve Şems-i Tebrizi ile birlikte Konya'ya dönerler.
Hz. Mevlânâ şu şekilde kutlamıştır: "Güneşim ayım geldi, kulağım gözüm geldi. O gümüş bedenlim geldi, o altın madenim geldi. Başımın sarhoşluğu geldi, tövbemi bozan geldi. Başka bir şey diliyorsan işte benim o başka şeyim geldi. Dün gece mumla aradığım, bugün bir demet gül gibi elime düştü."

Şam'dan dönüşünden sonra Hz. Şems, halkın yine söylencelere doğru tavırlanmasından sonra bir gün Sultan Veled'e: “Bu sefer, izimi hiçbir yaratığın bulamayacağı şekilde kaybolacağım bilinsin” demiştir.

Bir süre sonra kaybolduktan sonra da Hz. Mevlânâ, sabahleyin medreseye girip de evi boş bulup "kadim" dostu Şems'i göremeyince Sultan Veled'in evine koştu ve: “Bahaeddin! Ne uyumuşsun, kalk şeyhini ara; zira yine burnumun onun güzel kokularından mahrum kaldığını görüyorum” demiştir.

Makâlât kitabında, Şems'in gidişini, Hz. Mevlânâ'nın sözleriyle şöyle ifade eder:

“Gidin, arayın! O Şems'i göremedim. Halep'te mi acaba? O iradesini yitirmiş müritlerinin üzüntüsünden olacak ki, o da onlar gibidir. Birkaç adım gider, sonra buz gibi soğurlar. Ama eğer beni göreydi hizmetlerde bulunurdu; bırakmazdı geleyim. Bu gümüşler de yanımda kalırdı.”

Hz. Şems'in aniden ortadan kaybolması veya öldürülmesi günümüze kadar Hz. Mevlânâ ile ilgili her araştırmanın muhtevası içerisinde önemli bir yer tutar. Şems'le ilgili incelemelerin sonucunda herkes tarafından onaylanmasa da onun şehit edildiği yönündeki haber ve rivayetler bulunmaktadır.

Şems'in öldürülüş sırrı, Mevlânâ hayattayken yalnız Sultan Veled ve birkaç has müridi arasında kalmış, ancak Mevlânâ'nın vefatından sonra Eflakî'ye (ö.761/1360) söylemiş, o da bunu eserine kaydetmiştir. Mevlânâ'nın vefatından sonra da Şems'in üzerine türbe yaptırılmış, yine de (burada mezar var) denmemiş, Hz. Mevlânâ'nın ruhu incinir diye kimse Şems'in şehit edildiğinden bahsetmemiş, gerçekleri bilen dervişler “Şems kayboldu, burası da türbe değil makamdır” demekten başka bir şey yapmamışlardır.

Mevlânâ hakkındaki en yetkin uzmanlardan Fürûzanfer'e göre, Hz. Mevlânâ'nın Şems'i aramak için iki defa Şam'a gidişi, İbtidanâme'deki şiirlerin doğruluğuna bir delil oluşturabilir. Eğer bu olay, Mevlânâ tarafından kabul edilmiş olsa idi, iki sene onu aramasına, onu bulmak arzusuyla şehirleri dolaşmasına gerek duyar mıydı? Şems'in öldürüldüğü hakkında, tezkere yazarlarınca ileri sürülen rivayetlerin hepsi doğru olmayan bir kaynağa dayanır. İbtidanâme'nin rivayeti, Devletşah'ın şüphesi, el-Cevârihü'l-Muzia müellifinin tereddüdü, haricî karineler, onun kayıp oluşuna, yolculuğuna delalet eder. Bundan dolayı Fürûzanfer der ki: “Kuvvetli bir ihtimalle denilebilir ki, Şems Konya'da öldürülmemiş, Konya'dan ayrıldıktan sonra akibetinden bir haber ve eser bulunamamıştır. Onun akibeti doğru olarak belli değildir. Kaybolma tarihi, ittifakla 1247-48 (Hicri 645)'dir.”

Şems'in öldüğü söylentilerine, Hz. Mevlânâ bu olay ve konu ile ilgili bir rubâisi:

Kimdir o? Hayat kaynağı eş öldü dedi!

Kimdir o? Ümit söndü, ateş öldü dedi…

Mel'un, dama çıktı yumdu bir an gözünü,

Düşmandı ya Şems'e “Bak güneş öldü” dedi.

--- -- -
Hz. Şems-i Tebrizi'nin Konya'da Şemseddin Camii'sindeki "Makâm-ı Şems" den başka Niğde’deki Kesikbaş Türbesi de Hz. Şems’e izafe edilir. Ayrıca Kuzey Irak'ta Duhok kentinde, İran Tebriz şehrinde "Geçil" denilen mezarlıkta, aynı bölgede Hoy’da ve Pakistan’ın Multon şehrinde Şems türbeleri veya makamları vardır.

--- -- -
Hz. Mevlânâ, Hz. Şems-i Tebrizi'yi şu şekilde tanımlamıştır:

“Beden bakımından ondan uzağız ama; Cansız bedensiz ikimiz de bir nuruz; İster o’nu gör, ister beni. Ey arayan kişi, ben o’yum, o da ben”

Kaynaklar: 1 - 2 - 3 - 4



HZ. SELÂHADDÎN-İ ZERKÛBÎ (K.S.) :



Selâhaddîn Zerkûb hazretleri buyurdu ki: "Şunu iyi bilmek lâzımdır ki, Allahü teâlânın evliyâ kulları, insanlara ve diğer mahlûkâta karşı büyük bir rahmet-i ilâhîdir. Çünkü onların mübârek vücûdlarının varlığı sebebiyle, bütün mahlûkât, huzur ve büyük bir rahatlık içindedir. Gelen feyz ve bereketler, yiyecek ve içecekler, rızıklar, hep o velîler sebebiyledir."

Hz. Mevlânâ ile Selâhaddîn Zerkûb on yıl süreyle bir arada bulundular. Halkın Selâhaddîn'i öldürme girişimleri de oldu ve bir gün Selâhaddîn'in Mevlânâ'dan "bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediği" rivâyeti yayıldı; üç gün sonra da Selahaddin öldü (Aralık 1258 - H.657). Selahaddin cenazesinin ağlayarak değil, neyler ve kudümler çalınarak, sevinç ve şevk içinde kaldırılmasını vasiyet etmişti.



HZ. ÇELEBİ HÜSAMEDDİN (K.S.) :



Mesnevî'nin meydana getirilmesi sayesinde olmuştur:

Hz. Mevlânâ Mesnevî'de "Ey Hakk ziyası Hüsâmeddin! Benim bu Mesneviden maksadım sensin. Mesnevi, dalları, gövdesi ve kökü ile tamamıyla senindir. Onu sen kabul etmişsin. Bir şeyi padişahlar kabul edince artık o reddedilmez. Mesneviden maksadım; senin sırrındır. Onu meydana getirmekteki maksadım senin sesini duymaktır. Bence senin sesin Hakk'ın sesidir. (Cilt 4 beyit 754-759) Ey Hüsâmeddin! Harfleri, kelimeleri bir araya getirerek şekil suret meydana getirmek bizden, onlara ruh vermekte senden. Hayır yanlış söyledim, bu da senden o da senden. (Cilt 4 beyit 3826)

Adeta vasiyeti de Mesnevî'dir..

Çelebi Hazretleri bir gün tüm Mevlânâ âşıklarıyla birlikte, Meram'daki Hüman denilen bağında Semâ ve sohbet ile büyük bir zevk ve neşe içindeyken, Konya'dan birisi gelip türbenin kubbesindeki alemin düştüğünü haber verir. Bu haber, Çelebi'ye pek fena tesir eder. Birdenbire tüm neşesi kaçarak mahzunlaşır. Onun bu teessürü dostlarını da etkileyip ağlatır. Bir müddet sonra Şeyhin göçüşünden beri kaç yıl geçti hesap edin diye sorar. On yıl geçti, on birinci yıla bastık derler. Çelebi'nin hâli büsbütün değişir, tüyleri ürperir, beni eve götürün, ömür kadehi doldu, göç zamanı yaklaştı der. Evine götürürler, birkaç gün hasta yattıktan sonra da, düşen alemin yerine konduğu gün vuslata erer.

Ariflerin Menkıbeleri kitabında Ahmet Eflaki (k.s.) şu şekilde belirtmiştir:

Sultan Veled Hazretleri, ölüm döşeğinde bulunan Çelebi Hüsameddin (Tanrı onun kabrini nuru ile bizi nurlandırsın) ziyarete gelmişti.
Çok ağlayıp sızladı. Teessüfler (Acımak, üzülmek) etti ve ona:
“ Siz göçtükten sonra benim canımın munisi (Cana yakın, alışılmış) kim olacak? Kimle oturup kalkacağım? Ruhumun gıdasını kimden alacağım? Kalbimin sırrını kime dökeceğim? Kimle arkadaşlık edeceğim? Bu can eritici ve dünyayı yakan ayrılıktan sonra benim dert ortağım kim olacak?
Buyurdu ve mübarek gözlerinden kanlı yaşlar akıtıp rikkatler (İncelikler, merhamet, gönül yufkalığı) gösterdi.
Nihayet bütün dostlar da gözyaşı yağmuruna gark oldular.
ŞİİR: “Bir kimse de lazımdır ki başkalarının üzerine ağlayabilsin”
Bunun üzerine Çelebi Hazretleri yatağından kalktı. Sultan Veled’e yaslanıp bir müddet oturdu ve ona:
“Canım, nurum, sakın gam yeme, gam ve kedere hiçbir surette yol verme!
Ölümünden sonra karşılaşıp da aciz kaldığın her işte ve zorlukta, bu müşküllerin halledilmesi ve düğümlerin çözülmesi için başka bir şekil içinde senin yanına gelip kendimi sana arz eder, nurlu bir beden içinde şekil bağlar ve her türlü nurlarla görünürüm. Sen hiç kimseye muhtaç olmazsın.
Nitekim Horasan ülkesinde bir dere kenarında Büyük Mevlana’ya (Sultanul Ulema) yeşil bir nur görünmüş ve onun bütün müşkülleri bununla hal olmuştur.
İrşat etmek (Bilme ve anlama yoluyla, Tanrı yolunu göstermesi) yolunda, senin önüne çıkan her şeklin hakikatte ben olduğumu, ondan başkası ve başkasına ait de olmadığını bil.
Her vakit rüyana girerim ve sen bütün din ve dünyaya ait maksatlarını benimle bulursun“ dedi.

Âşıklar Kâ'besi'nin etrafında her dem tavafta olan bu değerli gönül sultânının cenaze namazını Sultan Veled Hazretleri kıldırmıştır. Hz. Pir'imizin ön tarafına sırlanmıştır.



HZ. SULTAN VELED (K.S.) :

Hz. Mevlânâ ve sağda Hz. Sultan Veled (Sol arkada Hz. Sultânü'l-Ulemâ)'in Sandukasıdır

Sultan Veled, 1312 (H.712) senesinde seksen dokuz yaşında iken ölüm hastalığına yakalandı. Hastalığı sırasında, yedi gün Konya'da zelzele oldu. Herkesin telâşa düştüğünü görünce onlara; "Üzülmeyiniz ve telâş etmeyiniz. Bu, benim vefât edeceğimin haberidir. Zâhiren aranızdan ayrılacağım fakat bâtınen sizinle berâber olacağımdan hiç şüpheniz olmasın. Allahü teâlânın velî kulları, vefât ettikleri hâlde, rûhları ile izin verilen her tarafı dolaşır, darda kalanlara, dost ve yakınlarına yardımda bulunur." buyurdu. Receb ayının onuna rastlayan Cumartesi gecesi, Kelime-i şehâdet getirerek fânî hayâta vedâ etti.

Sultan Veled hazretlerinin vefâtından sonra, nereye defnedileceği hakkında görüş ayrılığı çıktı. Çelebi Celâleddîn; "Bunun için Mevlânâ'nın rûhâniyetinden yardım isteyelim. Nasıl işâret buyurulursa, o şekilde hareket edelim." dedi. Hâl ehli olan velîler, mânâ âleminde Sultan Veled'in, babası Mevlânâ ile yanyana yattıklarını gördüler. Bunun üzerine kabrini Mevlânâ'nın hemen yanına kazarak, defneylediler. Onun defninden sonra, türbenin üzerinde yedi gün kaybolmadan duran, minâre gibi göklere uzanan büyük bir nûr hâsıl oldu. Herkes, bu nûru hayretle müşâhede etti.

Sultan Veled buyurdu ki: "Tasavvuf yoluna girmiş olan kimse nefsine sahib olup, ona muradını, isteklerini vermemeli ki, ahiretde murâdı olan Allahü Teâlânın nasıl olduğunu bilemediğimiz cemâl-i ilâhîsini görmek nasib olsun. Bu yolda bulunanlar, kötü huylarını bırakıp, iyi güzel huylarla bezenerek, Allahü Teâlâdan feyz ve bereketlere kavuşur." - Kaynak (1)



HZ. ULU ARİF ÇELEBİ (K.S.) :

Şemseddin Abid Çelebi, Ulu Arif Çelebi, Zahit Çelebi

Ulu Arif Çelebi'nin Konya Mevlâna Dergâhı şeyhliği ancak sekiz yıl sürdü. Bu sekiz yılın bir değerlendirilmesi yapılırsa, Ulu Arif Çelebi, babasından devraldığı Mevlevilik Tarikatını, merkez Konya olmak üzere, daha sağlam temellere oturtarak yaymaya çalıştı. İnandıgı ve güvendiği dostlarını, birer Mevlevi ocağı tüttürmeleri için pek çok şehirlerde görevlendirdi. Mevlana Türbesi ve Dergahının vakıf gelirlerini artırdı. Tarikatın ilkelerini yeniden gözden geçirerek, sema ve zikir usullerini kurallaştırdı. Çok genç yaşta, 5 Kasım 1320 Salı günü, 48 yaşındayken Hakka yürüdü.
Ölümünden birkaç gün önce, Mevlâna'nın ölümünde olduğu gibi. Konya'da depremler olduğunu ve Mevlâna'nın; Aşk yolunda bütün ömrüm tek bir vakit olsun diye mum gibi eriyorum, diye başlayan gazelini okuyarak ruhunu teslim ettiğini, o gün başı ucunda gözyaşı döken Ahmed Eflâkî Dede yazar.
Cenazesi Mevlâna Türbesi'nde, Mevlana'nın ayak ucuna doğru soldaki yere gömüldü; üzerine tuğla örgü bir sanduka yerleştirildi. - Kaynak (2)



KAYNAKLAR :

(0) İnternette pekçok yerden bulunabilir
(00) www.erimsever.com
(1) T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Konya İl Halk Kütüphanesi : http://konyakutuphanesi.gov.tr
(2) www.semazen.net
(3) Semazen Mevlana Müzesi : http://muze.semazen.net
(4) http://secreturkey.com
(5) www.biriz.biz
(6) RAVLİ : http://fahrettin-bayrasa.blogspot.com.tr
(7) http://feriduniattar.blogspot.com.tr
(8) www.tezkiretulevliya.net

SAYFA LEJANT :
İnternet Sayfası
Kitap (Türkçe)
Kitap (İngilizce-Arapça-Urdu dili-Sindhi dili)
JPG, GIF, BMP,... (Resim) Formatında belge
PDF, LIT,... (E-Book) Formatında belge
İnternet Tarayıcı Yardım Dosyası (HTML Help Compiled Help File)
Ofis Yazı dosyası (Word belgesi)
Ofis Sunum dosyası (Power Point belgesi)
Video dosyası
Ses dosyası

Aynı dosyanın www.erimsever.com 'a kaydedilmiş hali

& Exe veya Com Formatında program (veya program kurulumu) (i veya ii veya iii)
(i) Freeware - Kullanımı serbest program
(ii) Shareware - Lisanslı, sınırsız kullanımlı program
(iii) Shareware - Lisanslı, sınırlı kullanımlı program

NOTLAR :
1 - Sayfada sunulan dosya ve programların açılması ile ilgili gerekli yazılımlar için YAZILIMLAR sayfasından faydalanabilirsiniz.
2 - Lütfen fikirlerinizi, paylaşmak istediğiniz program ve belgeleri olabildiğince kaynak göstererek (internet adresi linki ile) mail atınız.


© Erim SEVER - Makina Mühendisi

İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır - Hadis-i Şerif - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) Vasiyeti'nden
Yasal Uyarı & İlkeler