ARAMA MOTORU :


Google Arama
www.erimsever.com


Bilginin paylaştıkça çoğalması ve ülkemizde daha fazla "Düzgün İşler" yapılması niyeti ile...

Site Haritası



Yukarı Çık
Hz. Mevlana Sayfasına gitmek için tıklayınız
Semazen
Afrika Dili - Güney Afrika Almanca - Almanya Arapça - Arabistan Arnavutça - Arnavutluk Azerice - Azerbaycan Baskça - İspanya Belarusça - Beyaz Rusya Bengalce - Bengal Bulgarca - Bulgaristan Çekce - Çekoslovakya Çince - Basitleştirilmiş Çince - Geleneksel Danca - Danimarka Endonezya Dili - Endonezya Ermenice - Ermenistan Eskenazi Dili - Almanya Yahudileri Estçe - Estonya Farsça - İran Filipince - Filipinler Fince - Finlandiya Fransızca - Fransa Galce - Galler Galiçyaca - Galiçya Gücerat Dili - Hindistan Gürcüce - Gürcistan Haiti Creole Dili - Haiti Hırvatça - Hırvatistan Hintçe - Hindistan Flemenkçe - Hollanda İbranice - İsrail İngilizce - Amerika, İngiltere İrlandaca - İrlanda İspanyolca - İspanya İsveçce - İsviçre İtalyanca - İtalya İzlandaca - İzlanda Japonca - Japonya Kannada (Karnataka) Katalanka - Catalan Andorran Korece - Kore Latince - Meksika Lehçe - Polonya Letonca - Letonya Litvanyaca - Litvanya Macarca - Macaristan Makedonyaca - Makedonya Malayca - Malezya Maltaca - Malta Norveççe - Norveç Portekizce - Portekiz Romence - Romanya Rusça - Rusya Sırpça - Sırbistan Slovakça - Slovakya Slovence - Slovakya Svahili - Jameyka Tamil - Hindistan Tayca - Tayland Telugu - Sri-Lanka Ukraynaca - Ukrayna Urduca - Pakistan Vietnamca - Vietnam Yidce - Rusya Yahudileri Yunanca - Yunanistan



Hz. Mevlânâ (k.s.) sayfasına gitmek için lütfen tıklayınız

Minyatür eski el yazması kitaplara boya ve yaldızla çok dikkatli ve ince olarak eski usulde yapılan resimlere verilen addır. Ortaçağda Avrupa’da elyazması kitaplarda baş harfler kırmızı bir renkle boyanarak süslenirdi. Bu iş için, çok güzel kırmızı bir renk veren ve Latince adı “minium” olan kurşun oksit kullanılırdı. Minyatür sözcüğü buradan türemiştir. Bizde ise eskiden resme “nakış” ya da “tasvir” denilirdi. Minyatür için daha çok nakış sözcüğü kullanılırdı. Minyatür sanatçısı için de “resim yapan, ressam” anlamına gelen "nakkaş" ya da "musavvir" denilirdi. Minyatür daha çok kağıt, fildişi ve benzeri maddeler üzerine yapılırdı. Çinliler ve Türklerden İranlılara, oradan da Avrupaya geçmiş bir sanattır. Minyatürler, sanat bakımından çok, kitaptaki konuyu açıklayan ve gerektiğinde en ince ayrıntılar üzerinde durulan resimlerdir. Gözden çok fikre hitap etmeyi ön planda tutmuştur. Derinlik yoktur. Resmin ön ve arka planında ve boy farkı ile görünmesi gerekenler, minyatürde, aynı boyda, fakat öndekiler üstte olmak üzere resmedilir. (0)
Tarih içerisinde gerek kitaplarda ve gerekse özel çalışmalarla Hz. Mevlânâ (k.s.), dostları ve yaşadığı döneme ait Minyatürler çizilmiştir ve halen çizilmektedir.

Önemli Not :
Mevlana’nın Şemaili Hakkında Yanılgılar - Muhammet Acıyan (3)
Mevlevilikte Resim, Resimde Mevleviler - Şehabettin Uzluk - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - Türk Tarih Kurumu Basımevi - Ankara 1957 (285sf 40,2MB) Bu kitap, Türklüğe, İslâmlığa ve İnsanlığa Varlığı Şeref olan Büyük Mevlânâ'mızın Yedi Yüz Ellinci Doğum Yıldönümünde Aziz Ruhuna Sunulmuştur. İçindekiler: Selçukîler Devri, Osmanlılar Devri, Mevlâna'nın Resimleri, Avrupa Resminde Mevleviler
Hz. Mevlana minyatürlerindeki sır (8)

Minyatürlerde velileri ve dervişleri nasıl tanırız? :
Minyatürlerde tasavvuf makamlarına dair betimlemeler çok ince ayrıntılarla işlenmiştir. Hz. Mevlânâ (k.s.)'nın, Muineddin Pervane’nin meclisinde mürşidliğini bir mumla sembolize ediyor.
Hz. Muhammed’in (s.a.v)'in yüzünde bir peçe bulunmakta ve başında bir hâle bulunmaktadır. Keza Hazreti Ali (k.s.)’de de bu hâle vardır.
Pek çok minyatürde velîlerin omzunda ‘rida’ vardır. Velîler bu şekilde tanınmaktadır. Dervişler resmedildiğinde ise yanında yöresinde muhakkak bir kitap ya da divit-hokka bulunur. Nakkaşların, yaşlılığı betimlerken sakalların uçlarını beyaz renk ile uzattığını görüyoruz.
Kaynak'tan: Osmanlı minyatürlerinde neler anlatılmamış ki - Muhammed Özbey



SEVAKIB-I MENAKIB KİTABI MİNYATÜRLERİ :

Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) torunu Ulu Arif Çelebi (k.s.)'nin isteği üzerine dervişi Şeyh Ahmed Eflaki (k.s.) tarafından Menâkıbü'l-Ârifîn ve Merâtibü'l-Kâşifîn kitabı yazılmıştır. Ahmed Eflaki (k.s.) daha sonra kitabı tekrar düzenleyip genişleterek Menâkıbü'l-Ârifîn (Ariflerin Menkıbeleri) adı ile kitabını tamamlamıştır. Ariflerin Menkıbeleri kitabı; Hz. Mevlânâ'nın hayatını, menkıbelerini anlatmanın yanında döneme ait olayları yansıtması açısından da tarihi bir değere sahiptir.

Ariflerin Menkıbeleri, Hemedanlı Abdülvahab bin Mehmet Dede tarafından incelenerek, Farsça olarak kısaltılmış ve esere Sevâkıbu'l-Menâkıb-ı Evliyâullâh (kısaca Sevakıb-ı Menakıb yani Menkıbelerin Yıldızları) adı verilmiştir. (Sevâkıbu'l-menâkıb-ı Evliyâullâh'ın dünyanın muhtelif kütüphânelerinde dokuz nüshası bilinmektedir. kaynak)
İşte Sevâkıb-ı Menâkıb kitabı ile ilgili olarak 350 yıl sonra 1590'da Osmanlı Sultanı III. Murad tarafından Türkçe’ye çevirtilmiş ve bu tercümeyi Mesnevîhan Mahmud Dede (Derviş Mahmûd-ı Mesnevîhan) yapmıştır. Tercümenin 1599 tarihli iki de resimli nüshası bulunmaktadır. Topkapı Sarayındaki nüshada 22 minyatür ve New York Morgan Kütüphanesinde de 29 adet minyatür içermektedir.

Morgan Kütüphanesinin internet üzerinden "sürekli sergi" olarak açtığı sergideki 31 adet minyatürü (29 adedi Morgan Kütüphanesi'nde ve son 2 adedinden 1'i Küdüs İslam Sanatı L.A. Mayer Müzesinde, 1'i Boston Güzel Sanatlar Müzesi'nde olmak üzere) paylaşılmaya çalışılmıştır.

Minyatürlerin yanlarında ilgili menkıbeleri Şeyh Ahmed Eflaki'nin (k.s.) Ariflerin Menkıbeleri kitabından faydalanılmış ve yanlarına Bölüm numarası ile Menkıbe Numarası belirtilmeye çalışılmış, bulunamayan menkıbeler de minyatürlerin yanındaki yazılar tercüme edilmeye çalışılmıştır. (1'-3-00)


Sevâkıb-ı Menâkıb - Mevlâna'dan Hatıralar - Ord.Prof.Dr. A. Süheyl Ünver - Organon İlaçları A.Ş. - İstanbul 1973 (57sf)
Terceme-i Sevakıb [Menakıb-ı Mevlana] - Mesnevihan Mahmud Dede Konevi - 1590 - Koç Ünverstesi Dijital Taraması (196sf) Eser Ahmed Eflâkî’nin Menâkıbu’l-Ârifîn adlı meşhur Farsça Mevlânâ menakıbının Abdulvehhâb b. Celaleddin Muhammed el-Hemedânî tarafından kısaltılarak yeniden yazılmış hali olan Sevâkıbu’l-Menâkıb’ın Türkçeye çevirisidir.
Sevâkıbu’l-Menâkıb-ı Evliyâullâh: Mevlânâ ve Mevlevîlik Hakkında Unutulmuş Bir Kaynak - Doç.Dr. Ârif Nevşâhî (Pakistan) - Çeviren: Dr. Necdet Tosun - Tasavvuf Akademi Dergisi sayı:14 (11sf 259kB)


1 - Hz. Mevlânâ'nın babası Baha Veled'in (Allah sırlarını arttırsın) Konya mezarlığındaki vaazı
Yine Ahî Nâtûr’dan naklolunur ki, sultan bir gün Bahâ Veled hazretlerinden vaaz etmesini son derece ısrarla rica etti. Bahâ Veled (bunu kabul edip) vaiz minberinin Guristan-i Kaani’î denilen mezarlığa getirilip orada kurulmasını buyurdu. Şehrin erkek ve kadın bütün halkı oraya toplandılar. Mevlânâ Bahâ Veled minbere çıktı. İyi Kur’an okuyan hafızlar her sureden aşirler ve kavâri’ okudular. Mevlânâ vaaza başlıyarak haşr ve neşr, kıyamet gününde insanların durumu, amellerine karşı nasıl ceza verildiği, o günün dehşeti, insanların sorgu, suale çekilmesi, günah ve sevap terazisi, Sırat Köprüsü, cennetliklerle cehennemliklerin biribirinden ayrılması, günahkârların yüzlerinin o günde kararması, sevap işliyenlerin ağarması meselelerini deliller ve çevrilerle o kadar güzel bir şekilde aydınlattı ki, bütün akıllı insanların akılları şaşkınlık bağı ile bağlandı. Hepsinden, candan ve yürekten pişmanlık ahları yükseldi. Ağlamaktan ve yanıp yakılmaktan bitap oldular. Birdenbire mezarın birisi açıldı, kefenine bürünmüş bir ölü çıktı ve: “Ben Tanrı’dan başka bir Tanrı olmadığına ve Muhammed’in Tanrı’nın elçisi olduğuna şahadet ederim” dedikten sonra tekrar mezarına girdi. Bu korku karşısında orada bulunanlardan binlerce kişi kendinden geçti ve birçoğu orada can verdiler. Adı geçen derviş ağır yeminlerle: “Ben, bu mucizeyi gözümle gördüm” dedi. O günü o kadar kadın ve kişi mürit oldu ki, sayılamaz. Bundan bir ay geçmeden öyle bir padişah bu dünyadan göçtü (Tanrı’nın inayet ve rahmetine kavuşsun). (Ariflerin Menkıbeleri 1-31)

Naklolunur ki: Bahâ Veled hazretlerinin müritleri çok coşkun, takva ve riyazet sahibi idiler. Çok vakitler şeyhle beraber mezarlığa gider yavaş sesle Kur’an okurlardı. Mevlânâ dua ettiği vakit ölüler de hissedilir şekilde mezarlarından ellerini çıkarıp onun duasına “amin” derlerdi. (Ariflerin Menkıbeleri 1-32)
Bahaeddin Veled (k.s.) yeşil giyinmiş ve altın bir sandalyede otururken tasvir edilmiştir.
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

2 - Hz. Mevlânâ'nın, babasının (Allah sırlarını arttırsın) mezarını ziyareti sırasında, Selçuklu Sultanı'nın Nedimi tarafından rahatsızlık duyması
Bir gün Hudâvendigâr hazretleri, Bahâ Veled’in türbesini ziyarete gelmişti. O, bir hal ve güçlük karşısında kaldığı zaman, babasının türbesini ziyaret etmeği adet edinmişti. Orada murakabeye varırdı ve bu suretle o güçlük çözülürdü ve babasının mezarından açıkça kendisine cevap verildiğini işitirdi. (Kendisi bu halde iken) birdenbire bir atlı yıldırım gibi koşarak türbenin yanından geçti. Bu atlıya meşhur Veled-i Fahreddin-Şâhid diyorlardı ve o, sultanın da ileri gelen yakın adımlarındandı. Onun bu hareketinden Hüdâvendigâr hazretlerinin canı çok sıkıldı. Murakabe âleminden kendine gelerek: “Bu adam bilmiyor mu ki Bahâ Veled’in bütün damarları bu mezarın her tarafını kaplamış ve onun kutlu cesedi bu yerde gömülmüştür” buyurdu. Tam o sırada bu atlının atı, onu yere vurdu ve bu yolun edepsizlerinin, rütbe ve mansıpla gururlananların ibret almaları ve velilerin gayretlerinden korkmaları, kibir ve gururla böyle bir küstahlık ve cür’ette bulunmamaları için onu parça parça edinceye kadar sürükledi. (Ariflerin Menkıbeleri 3-34)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

3 - Hz. Hızır'ın (a.s.), Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) toplantısına katılması
Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ gençliğinin başlarında bir gün vaiz esnasında Hızır ve Musa'nın (Her ikisine selâm olsun) hikâyesini anlatıyordu. İlahî dost ebrarın kendisiyle övündüğü Şemseddin-i Attâr da mescidin bir köşesinde tam huzur içinde oturmuştu.
Vaiz esnasında acayip şekilli bir adamın bir köşede oturduğunu ve her defasında başını sallıyarak: "Doğru söylüyor ve iyi anlatıyorsun sanki sen aramızda üçüncü bir şahısmışsın gibi" demekte olduğunu gördü.
Bu sözleri işitince, onun Hızır (Selâm üzerine olsun) olduğunu anladı. Hemen eteğine yapışıp ondan yardım dilemek istedi.
Hızır: "Biz hepimiz ondan yardım diliyoruz. Bütün abdal'ın, evtad'ın ve ilerigelen kutapların sultanı odur. Sen, onun eteğine yapış, ne istersen ondan iste" dedikten sonra birdenbire onun elinden eteğini çekip kayboldu.
Şemseddin-i Attâr: Ben Mevlânâ'nın elini öpmeğe gittiğim vakit,
Mevlânâ: "Hızır peygamber ve diğer bütün azizler aşıklarımızdandır, buyurdu" Ben bunun üzerine hemen baş koyup mürit oldum" dedi. (Ariflerin Menkıbeleri 3-256)
Minyatürde Hz. Mevlânâ (k.s.) gri sakallı ve mavi elbiseli olarak ve Şems-i Tebrizi (k.s.) ile birlikte tasvir edilmiştir.
Not : Kur'an-ı Kerim'de de geçen olayda Musa Peygamberin (a.s.) buluştuğu Hz. Hızır (a.s.), bu mistik yola çıkan aşıklar için zaman ve mekana bağlı olmayan bir yardımcı, irşat merkezi olarak görülmektedir.
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

4 - Saka (Dergâhda su dağıtan kişi)'yı Kırk'lara dahil etmek için Üç Aziz'in Hz. Mevlânâ'dan (k.s.) izin istemesi
Yine Sultan Veled hazretleri (Tanrı bizi onun sırrı ile kuvvetlendirsin) nakletti ki: Bir gün babam mübarek medresesinde oturmuştu. Kırmızılar giyinmiş üç gencin içeri girip baş koyduğunu ve tam bir huzurla oturduklarını gördüm.
Babam hazretleri: "(Birlikte) götürseler iyi olur" dedi. O üç kişi derhal gözümün önünden kayboldular.
Bu hali babamdan sordum. Babam: "Onlar yedilerdendir. Onlardan biri öldüğü için ona mukabil başka birini almağa geldiler. Burada bizim muhiplerimizden bir saka vardır. O hâlinin kemâline, erlerin makamlarına ulaşmış ve Tanrı dergâhının yakınlarından olmuştur. Benden onu istediler. Ben de onu götürmeleri ve ölenin yerine tâyin etmeleri için işaret ettim" dedi ve: "Ne zaman onlardan biri ölürse, Tanrı onun yerine bir başkasını kor, Emir gelince de bunların hepsi ölürler" hâdisini buyurdu.
Bizim dostlar o sakayı ne kadar arayıp bulmak istedilerse de bir daha görmediler. Saka, Mevlânâ hazretlerinin ölümünden sonra Sultan Veled'i ziyarete geldi. Kendi makam ve derecelerini gösterip yine kayboldu. (Ariflerin Menkıbeleri 3-307)
Minyatürde Hz. Mevlânâ (k.s.) siyah sakallı ve mavi elbiseli, üç Aziz de deri tulum taşıyan Saka'nın hemen ardında yeşil elbiselerle tasvir edilmiştir.
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

5 - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) Selçuklu Sultanı'nın öldürülüşü sırasında kulaklarını kapatması
Sultan Rükneddin Mevlânâ hazretlerine mürit olup onu kendine baba yaptıktan bir zaman sonra eşi benzeri olmayan büyük bir toplantı (iclâs) yaptırdı. Derler ki o zamanda Şeyh Baba-yı Merdendî denilen ihtiyar bir adam vardı. Riyazet sahibi, zahit ve bilgin (müteressim) bir adamdı. İnsan yüzlü birtakım şeytanlar bu şeyhle arkadaş olmuşlardı. Bunlar, sultanın yanında bu şeyhi o kadar övdüler ki sultan onun sohbetini büyük bir arzu ile istedi. Nihayet emretti, sarayın holünde (Taşthane) bir semâ tertibedip tam bir ikramla Şeyh Baba-yı Merdendî’yi getirdiler. Bütün büyükler onu karşılıyarak çok izaz ve ikramla başköşeye oturttular. Sultan da bir kürsü koyarak kendi tahtının yanında oturdu.
O sırada Mevlânâ içeri girdi, selâm verip bir köşeye çekildi. Kur’an-ı Mecid’in okunmasından sonra muarrifler fasıllar okudular.
İslâm sultanı: “Mevlânâ hazretlerine malûm olsun: Bu hâlis kul, şeyh Baba hazretlerini baba edindi, oda beni oğulluğa kabul etti” dedi. Orada bulunanların hepsi: “Aferin, mübarek olsun” dediler.
Hudâvendigâr hazretleri, kıskançlığından “Gerçekten Sa’d çok kıskançtır, ben Sa’d’dan daha kıskancım, Tanrı da benden daha kıskançtır. Eğer sultan onu baba edindi ise, biz de kendimize, başka birini oğul ediniriz” dedi ve nara atarak yalınayak çıkıp gitti.
Yine Çelebi Hüsameddin hazretleri rivayet etti ve dedi ki: Mevlânâ hazretleri dışarı çıkınca sultanın tarafına baktım, sultanın başsız oturduğunu gördüm. Hemen, darbe yedi. Bilginler ve şeyhler, Mevlânâ’nın arkasından koştularsa da o dönmedi.
Daha birkaç gün ancak olmuştu ki emîrler söz birliği ederek Tatarlara karşı koymak için konuşmak üzere sultanı Aksaray’a davet ettiler. Sultan kalkıp yardım dileyip hareket etmek üzere Mevlânâ hazretlerine geldi. Mevlânâ: “Gitmesen iyi olur” dedi. Arka arkaya haberler gelince gitmeğe mecbur oldu. Sultan, Aksaray’a ulaşınca onu tenha bir yere götürdüler, boyununa yayın kirişini geçirip boğdular. Sultan, boğdurulduğu sırada: “Mevlânâ, Mevlân┠diye bağırıyordu. Mevlânâ hazretleri de o sırada mübarek medresesinde semâ’a gark olmuştu. İki şehadet, parmağını kulaklarına sokarak zurna ve beşaret getirmelerini emretti. Zurna ve beşareti kulaklarına koyup naralar attı ve bu gazeli okumağa başladı.
Şiir: “Sana, senin bildiğin benim oraya gitme demedim mi? Bu yokluk serabı içinde hayat çeşmen benim“. Arkasından da şu gazeli okudu.
Şiir:
“Sana oraya gitme, başına bir belâ getirirler demedim mi?
Onlar çok eli uzun kimselerdir, ayaklarını bağlarlar...”
Semâ, sona erince ferecisini mihraba atarak: “Cenaze namazı kılalım” dedi ve tekbir getirdi. Bütün dostlar ona uydular. Namazdan sonra ulu arkadaşlar Sultan Veled hazretlerinden Mevlânâ’nın bugünkü işaret ve hallerinin neye delalet ettiğini anlaması için ricada bulundular. Sultan Veled hazretleri daha sormadan Mevlânâ: “Evet Bahâeddin! biçare Rükneddin’i boğuyorlardı. O da, boğulurken bizim adımızı söyleyip bağırıyordu. Tanrı’nın takdiri böyle idi, böyle oldu. Onun sesinin kulağıma gelip beni rahatsız etmesini istemiyordum; bu yüzden mahsus zurnanın ucunu kulağıma soktum ki onun sesini işitmeyeyim. Fakat öteki dünyada Rükneddin’in durumu iyi olacak.” buyurdu. (Ariflerin Menkıbeleri 3-60/61)
Minyatürde Hz.Mevlânâ (k.s.), dergahda Sema' eden Dostların arasında gri sakallı ve mavi elbiseli ve kilometrelerce uzakta boğulmakta olan Sultan da binanın hemen dışında sarı elbiseli olarak tasvir edilmiştir.
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

6 - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) Neyzen Hamza'nın vefatının ardından dua etmesi sebebi ile neyzenin hayata geri dönüşü
Yine Müderrisin oğlu Şemseddin rivayet etti: Mevlânâ'nın hizmetinde Hamza adında bir neyzen vardı. Son derece mahir ve iyi çalardı. Mevlânâ'nın onun hakkında inayetleri çoktu.
Bu neyzen birdenbire hastalanıp öldü. Mevlânâ hazretlerine haber verirlerken müritlerin bir kısmı da onu (gömmek üzere) hazırlamakla meşgul oldu.
Mevlânâ hemen kalkıp neyzenin evine gitti kapıdan içeri girince "Aziz dost Hamza, kalk!" dedi.
Hamza: "Buyur" diyerek kalktı ve ney çalmaya başladı.
Üç gün üç gece büyük bir semâ yaptılar. O gün, yüze yakın Rumlu kâfir Müslüman oldu. Mevlânâ mübarek ayağını evden dışarı atar atmaz neyzen öldü. (Ariflerin Menkıbeleri 3-143)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

7 - Geceyarısı Hz. Mevlânâ'yı (k.s.) takip eden Kemaleddin Kadim'in kendisini Halaviye Medresesinde bulması
Ulu arkadaşlardan nakledilmiştir ki: Bahâ Veled hazretleri yokluk aleminden varlık alemine göçtüğünün ikinci senesinde Mevlânâ hazretleri, zahir ilimlerinde derinleşmek ve kemalini mükemmeliyete ulaştırmak için Şam’a hareket etti. Derler ki, bu onun ilk seferi idi. o uğur ve bereketle Halep şehrine ulaşınca Halaviye medresesine indi. Babasının müritlerinden birkaçı da onunla beraberdiler. Bir müddet orada oturdular. Halep’in beylerbeyi (melik-ül-ümerâsı) olan Kemaleddin b. al Adîm, Halep ülkesinin hükümdarı (melik-ül-mülk) idi. Bu, faziletli, engin bilgili, iş bilir, gönül sahibi ve aydın ruhlu bir adamdı. Çok inancı olduğu için Mevlânâ hazretlerine pek çok hizmetlerde bulundu. Daima onun hizmetine bağlıydı. Çünkü Mevlânâ Celâleddin, Sultan-ul-Ulemâ’nın oğlu idi. Bu hükümdar, öğretimle meşgul oluyordu. Mevlânâ’nın zâtında büyük bir anlama ve zekâ kabiliyeti gördü. Bunun için Mevlânâ’nın terbiyesine hadsiz hesapsız gayret sarf ediyor ve ona diğerlerinden birkaç ders fazla veriyordu. Hükümdarın bazı yakınları, öğrencileri ve başkaları kıskançlıkları ve inkarları, yüzünden onun Mevlânâ’ya olan teveccühünden usandılar. Aynı zamanda medresenin kapıcısı da Tanrı hazretlerinin yakınlarından habersizdi.
Birçok defalar hükümdarın naiplerine: “Mevlânâ gece yarısı hücresinden çıkıp kayboluyor, nerelere gittiğini de bilmiyorum. Asıl şaşılacak şey de medrese kapısını kapalı buluyorum. Artık bu, nasıl oluyor aklım ermiyor” diye şikâyet etti.
Kemâleddin padişah, o kıt anlayışlı noksan insanların dedikodusundan tereddütte kalıyordu. Nihayet bir gece kapıcının hücresinde saklanıp durumu anlamak istedi. Gece yarısı olunca, Mevlânâ hazretlerinin kendi hücresinden çıkıp yürüdüğünü gördü. Mevlânâ medresenin kapısına gelince kapı kendiliğinden açıldı ve o dışarı çıktı. Kemâleddin padişah yavaş yavaş onun arkasından yürüdü. Mevlânâ şehrin kapısına gelince, bu kapı da öteki kapı gibi kendiliğinden açıldı ve o dışarı çıktı. Böylece Halil-ur-Rahman Mescid’ne kadar gittiler. Kemâlettin baktı: gayb âlemine mensup yeşiller giyinmiş insanlarla dolu beyaz bir kubbe gördü. Bütün ömründe onlar gibi nurlu insanlar görmemişti. Onların hepsi Mevlânâ hazretlerini karşılayarak baş koydular. Kemâleddin o heybet karşısında kendinden geçti. Kuşluk vaktine kadar kendinden habersiz bir halde orada uyuyup kalmıştı. Uyanınca baktı ki ne kubbe var, ne de o civarda bir insan. Kalktı, ağlayarak ve bu cüretinden dolayı pişmanlık duyarak ucu bucağı olmıyan sahraya daldı. Bütün gün, gün batıncaya kadar yol aldı, gözyaşları döktü, hiçbir konak ve bayındırlığa tesadüf etmedi. Ayakları nazik olduğu için kabardı; çünkü bütün ömründe yaya yürümemişti. Bütün gece sabaha kadar bağırdı çağırdı ve Tanrı’dan günahlarının bağışlanmasını diledi.
Bu tarafta, padişahın yakınları onu iki gün iki gece görmeyince deli oldular. “Halep padişahı birdenbire kayboldu” haberi şehirde yayılınca padişahın hâcipleri durumu medrese kapıcısından anladılar. Sabahleyin bütün askerler şehrin kapısından dışarı çıktılar. Padişahı aramak üzere o sahraya dağıldılar. Birdenbire Mevlânâ hazretleri ile karşılaştılar. Hepsi tam bir zilletle baş koyup ağladılar. Mevlânâ onların ağlamalarının sebebini öğrenince: “Kaybettiğinizi bulmak için Halil-ur Rahman Mescidi’nin yolunu tutun” diye buyurdu.
Padişahın rikâbdarı bütün gün atını sürdü. Nihayet bir sahrada, hükümdarı yorgun, bitkin, açlık ve susuzluktan kendi hayatından ümidini kesmiş bir halde buldu. Attan indi, baş koyup bir hayli ağladı. Yanında bulunan su ve yiyeceği ona verdi. Padişah: “Beni nasıl buldun” dedi. O da: Halep şehrinin askerleriyle padişahı aramaya çıkmıştık, ben kulunuz uzak bir mesafede Mevlânâ hazretlerine rasladım. Meseleyi ona arz ettim. O da bu tarafı gösterdi. Tanrı’ya hamdolsun, aradığımı buldum” dedi. Padişah hiçbir şey söylemedi, arap atına bindi, şehre ulaşınca büyük bir tören (iclâs) ve davet yaptı. Tam bir iradetle Mevlânâ’nın candan müridi oldu. Kıskananların hepsi utanıp mahcup oldular. Halep şehrinin kadın erkek bütün halkı da onun müridi ve muhibbi oldular. Halkın kendisine gösterdiği teveccühün haddi aştığını görünce şöhret bulma âfetinden kaçarak üçüncü günü kalkıp Şam tarafına hareket etti. Birkaç ay sonra meğer Rum ülkesinin padişahı Îzzeddin Keykâvus, Mevlânâ’nın kendi şanlı makamına dönmesi için Melik-ül-üdebâ (Ediplerin sultanı) Bedreddin Yahyâ'yı elçilikle Halep hükümdarı Kemaleddin’e göndermişti. Kemaleddin, bu olan biteni Bedreddin’e tamamiyle anlattı. Melik-ül-üdebâ Bedreddin Yahya da iradet getirerek bu hikayeyi döndüğünde İslam sultanına ve onun yakın kimselerine anlattı. Bunun üzerine onların hepsi Mevlânâ’ya âşık oldu ve inandılar. (Ariflerin Menkıbeleri 3-5)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

8 - Hz. Mevlânâ (k.s.) ile Kadı Sıraceddin Ormani arasındaki bir fetvaya ait anlaşmazlık
Hz. Mevlânâ müritlerine daima: “Ben ne halde olursam olayım, bir kimse benden fetva almak veya bir şey sormak için gelirse sakın mani olmayın. Her halde bana bildirin ki medreselerin aidatı bize helal olsun ve bu takva hanedanından (Allah’tan çekinen, korkan) fetvanın kesilmesini istemiyorum “ diye vasiyet ederdi.
İşte bunun için Mevlânâ’nın istiğrak (Tanrısal düşünceye dalmak) ve sema zamanında bile ulu arkadaşlar kalem ve hokkayı daima hazır bulundururlardı. Hiç bakmadan herkesin suallerini bilir ve o suallere doğru cevaplar yazarlardı. Bir gün ihtilaflı bir mesele hakkında bir cevap yazmıştı. Onun verdiği bu fetvayı Şemseddin-i Mardini’ye verdiler. Şemseddin kabul etmeyip ret etti. Sonra kadı Sıraceddin’e götürdüler. Bu fetvaya verilen cevabın yanlışlığı hakkında birçok dedikodular yaptılar.
Mevlana İhtiyareddin de bu toplantıda hazırdı. Bu da Mevlânâ lehine münakaşaya girdi. Sonunda kalktı, Mevlânâ’ya gelip meseleyi olduğu gibi anlattı. Mevlana gülerek: “Sen git, bizim mollalara selam söyle. Bir mesele hakkında inceleme yapmadan dervişler hakkında ileri geri söz söylemesinler. Bu doğru değildir. Mevlana Şemseddin’in, fetvaların şerhi hakkında iki ciltlik bir kitabı vardır. Halep şehrinde bu kitabı kırk dirheme almıştı. Ne zamandan beri o kitabın mütalaası ile meşgul olmadı. Onu kütüphaneden alsın, ortasında sekizinci satıra baksın, o zaman bu mesele hallolur” buyurdu.
İhtiyareddin hemen kalkıp gitti, bunu olduğu gibi muarızlara (karşı gelenlere) anlattı. Bütün bilginler ayağa kalkıp özürler dilediler. Şemseddin-i Mardini: “Evet, ben bu iki ciltlik kitabı Halep şehrinde kırk dirheme almıştım. Bu doğrudur, onun mütalaası ile de meşgul olmamıştım. Bu da ayniyle vakidir. Bunların hepsi büyük kerametlerdir. Bundan sonrası için ihtiyatlı davranmak gerek” dedi. Bunun üzerine Kadı Sıraceddin bu kitabı getirmelerini emretti. Şemseddin-i Mardini’nin oğlu kalkıp kitabı getirdi. Mevlânâ’nın işaret ettiği veçhile, yaprak-yaprak saydılar ve buyurduğu sahifede meselenin halledilmiş olduğunu gördüler.
O mecliste bulunanlar Mevlânâ’nın velayetinin (velilik) nurundan (Allah’ın yardımı erişmiş) ve bu kadar sırlara vukufundan (bilir olmasından) dolayı hayrette kaldılar. Onun keşif ve kerametlerini kabul ettiler. Acizler gibi tövbe edip günahlarının bağışlanmasını istediler (Ariflerin Menkıbeleri 3-248)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

9 - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) öğrencilerinden olan bir genç tüccarın Frenk ülkesinde hapse düşmesi
Yine Mevlânâ’nın sohbetinde bulunan pirler ve hizmet eden dostlar şöyle rivayet ettiler ki: Mevlânâ’nın medresesi civarında ticaretle meşgul olan bir genç vardı. Bu genç Mevlânâ’nın müridi ve onun hanedanının muhibbi olmuştu. Mısır’a gitmeğe kalktı. Dostları onu bundan alıkoymak istediler. Bu sadakatli gencin bu niyeti Mevlânâ’ya malum olunca, o da: “Mısır’a gitme, bu seferden vazgeç” dedi. Fakat bu genç bu arzusunu bir türlü yenip rahatlamadı.
Bunun üzerine bir gece şehirden çıkıp Şam yolunu tuttu. Antakya’ya ulaşınca gemiye bindi. Fakat Tanrı’nın kaza ve kaderi icabı olarak onun gemisi Frenkler ülkesinde korsanların eline düştü. Bu genci esir edip bir kuyuya kapattılar. Her gün ölmeyecek kadar yiyecek verirledi. Kırk gün kadar orada kaldı; gece gündüz ağlayıp sızıyor ve gıyaben Mevlânâ hazretlerine: “Bu benim cüretimin cezasıdır; çünkü ben sultanımın emrini dinlemedim, uğursuz nefsime uydum” diye yalvarıyordu.
Kırkıncı gece Mevlânâ’yı rüyasında gördü. Mevlânâ ona: “Ey filân, yarın bu kâfirler senden ne sorarlarsa biliyorum diye cevap ver, ta ki bu beladan kurtulasın” buyurdu. Genç, uykudan deli gibi uyandı. Tanrı’ya şükürler etti, secdeye kapandı ve bu rüyanın çıkmasını bekledi. Birdenbire Frenklerden bir grubun geldiğini gördü. Birinin tercümanlığı ile gençten: “Sen felsefe ve doktorluktan hiç anlar mısın?” diye sordular ve “Bizim emîrimiz hasta oldu” dediler. Genç: “Evet” dedi. Bunun üzerine genci hemen kuyudan çıkartıp hamama götürdüler. (Yıkandıktan sonra) ona güzel bir elbise yiydirip hastanın evine götürdüler. Bu zavallı genç, Tanrı’nın ilhamı ile buyurdu, yedi çeşit meyva getirdiler. Genç (bunlardan) lezzetle içilebilir bir ilaç hazırlayıp içine biraz da mahmude koydu ve üç defa Mevlânâ’nın adını anarak şerbeti hastaya içirdi. Frenklerin emîrî, Tanrı’nın inayeti ve Tanrı erlerinin himmeti ile bu şerbeti üç defa içmekle iyi oldu. Bu hazretin himmet ve inayeti bu genç ile beraber olduğu için o tamamiyle cahil bir adam olduğu halde erenler onu felsefe ve tıp ilmi sahibi yaptılar ve yardımlarını esirgemediler.
Şiir:
“Dünyada mazlumların feryat ve figanı yükseldiği vakit,
Tanrı aslanlarının yardımı yetişir.” (Mesnevi, C. II. s. 352/1933)
Frenk emîrî yataktan kalkıp tamamiyle iyileştikten sonra bu gence: “Dile benden ne dilersin” dedi. Genç: “Vatanıma gitmem ve şeyhimin sohbetine ulaşmam için senden, beni serbest bırakmanı istiyorum” dedi ve Mevlânâ’nın büyüklüğünden, bahsetti, bu seferi ve rüyayı anlattı. Öyleki (bunu işiten Frenkler) Mevlânâ’yı görmeden ona muhib ve âşık oldular. Bundan dolayı, o gence birçok hediyeler ve yeter derecede eşya verip yolcu ettiler.
Genç, Konya başkentine gelir gelmez, kendi evine gitmeden Mevlânâ’yı ziyarete koştu. Mübarek yüzünü uzaktan görür görmez secdeler ederek (ona yaklaşıp) ayaklarına sarıldı, birçok kez öpüp yüzüne gözüne sürdü ve ağladı. Mevlânâ da bu gencin yüzünü öperek: “Bu frenk’i hastalıktan kurtardığına iyi ettin. Bir kere gittin. Bundan sonra otur da helal para kazanmakla meşgul ol ve kanaat et; çünkü deniz yolculuğuna, gemi sallantısına, esirliğe ve kuyudaki zulmetin zahmetine nispetle kanaatin zahmeti, bizzat rahmettir” dedi. (Ariflerin Menkıbeleri 3-48)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

10 - Bir Su Canavarının Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) hanımından rica ile Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) duasını istemesi
Yine ebrâr'ın iftiharı, Şeyh Mahmud Neccâr (Tanrı rahmet etsin) nakletti ki: Yine bir yıl, Mevlânâ hazretleri, her zamanki âdetleri veçhile bütün çoluğu çocuğu ile birlikte ılıcaya gitti. Ilıcanın çayırı yakınındaki Ebu'l-Hasan köprüsüne geldikleri vakit, kervan orada konakladı. Bu korkunç bir köprüdür. Bu çayırla kamışlık arasından çıkan dehşetli bir su bu köprünün altından geçer. Bu su ilâhesinin bu suyun içinde olduğunu söylerler. Türkler buna "Su Issı" derler. Her yıl bu su, ya bir hayvanı, ya bir adamı alıp götürür, boğar cesedini de dışarı atar. Mevlânâ'nın hanımı bu hikâyeyi Mevlânâ'ya anlattı ve bu suyun kenarında yalnız dolaşmanın doğru olmadığını, Tanrı esirgesin bir kaza olmak ihtimali bulunduğunu söyledi. Bunun üzerine Mevlânâ gülerek ayağa kalktı ve: "Ne iyi tesadüf, yıllardır ben de bu suyun tanrısını görmek istiyordum. Belki onu bulurum" dedi ve hemen fereci ve sarığı ile beraber kendini bu korkunç suya atıp kayboldu. Müritler çığlıklar kopardılar ve: "Ne çıkacak" diye beklediler. Biraz sonra Kira Hatun insan yüzlü, elleri ve ayakları ayınınkilere benziyen, baştan tırnağa kadar tüylerle kaplı korkunç bir şahsın çadırın kapısından içeri girip yere baş koyduğunu gördü. Kira Hatun korkup sıkıldı. Bu su canavarı, fasih dille selâm verip itikat gösterdikten sonra: "Biz de Mevlânâ hazretlerinin muhiblerinden ve kullarındanız. O, kaç defa bulunduğumuz suyun dibine şeref verdi. Bize iman ve irfan öğretti. Ben iki defa adam kapmamak için tövbe ettim. Fakat bundan sonra nasılsa gene elimden bir kaza çıktı. Bir genci öldürdüm. İşte şimdi Mevlânâ bu kusurumu bağışlayıp bana acısın, diye sizi şefaatçi yapıyorum. Sizden şefaat dilemeden kendimi doğrudan doğruya Mevlânâ'ya göstermeyi terbiyeme uygun bulamadım" dedi. Onlar bu muhaberede bulunurken o sultan (Mevlânâ), kükremiş bir aslan gibi, gazeller okuyarak neşe ile çadırdan içeri girdi ve onu bu halde görüp: "Bu, su tanrısından haberi olmıyanların tanrısıdır. Suyun tanrısının ve sebepler âleminin kulları olan âşıklara, bunların hepsi kul ve esirdirler" buyurdu. O hayvana da: "Ey Timsah! Bugünden sonra ben hayatta oldukça bir daha kötülükler yapma" dedi. Bunun üzerine o hayvan baş koydu ve Kira Hatun'a çok parlak, delinmemiş birkaç dizi inci verip gitti.. Kira Hatun da, bu incileri Melike Hatuna hediye etti. Bu incileri onun cihazı arasına koydular. (Ariflerin Menkıbeleri 3-595)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

11 - Pazaryerinde köpeklerin Hz. Mevlânâ'yı (k.s.) dinlemeleri
Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ hazretleri (Tanrı bizi onun yüce sırrı ile kutlasın) bir gün bir pazar yerinde durmuş, ilâhî bilgiler ve mânalar saçıyordu. Bütün şehir halkı etrafına toplanmıştı. Mevlânâ mübarek yüzünü bunlardan duvara çevirerek devam etti. Ortalık kararıp akşam namazı oldu. Gece basınca pazarın bütün köpekleri Mevlânâ’nın etrafında halka olmuşlardı. O, gözlerini onlara dikerek sözlerine yine devam etti. Köpekler kafalarını ve kuyruklarını sallıyorlar ve yavaş yavaş zav zav diye ses çıkarıyorlardı. Mevlânâ: “Varlık âleminde kendinden başka kudretli ve kahredici olmayan yüce, kuvvetli olan Tanrı’ya yemin ederim ki, bu köpekler bizim bilgilerimizi anlıyorlar. Bundan sonra siz bunlara köpek demeyiniz. Zira bunlar Eshab-ı Kehf'in köpeği ile akrabadırlar.
Şiir:
“Eshab-ı Kehf’te bulunmak feyiz ve kabiliyeti verildiğinden
bu köpeklerin önünde bütün dünya aslanlarının başı eğildi.“
Tanrı’yı tesbih eden bu kapılar ve duvarlar sırları anlarlar.
Şiir:
“Kapıdan ve duvardan başlarını çıkaran ruhları gören göz nerede?
Kapılar, duvarlar, nükteler söylüyor, ateş su ve toprak hikâyeler anlatıyor.“
Birdenbire her taraftan dostlar üşüşmeye başladılar. Mevlânâ hazretleri buyurdu:
Şiir:
“Geliniz, geliniz de sevgili gelip ulaşmıştır.
Geliniz, geliniz de gül bahçesi yeşermiştir.”
Bundan sonra dedi ki: “Tanrı sadaka bağışlıyordu. Sadaka alanlarınız nerede idiler?” Bunun üzerine bütün dostlar baş koydular ve böylece bilgiler saçarak ve semâ ederek medreseye geldiler. O gece sabaha kadar baş ağrısız semâ oldu. Mevlânâ: “Tanrı’ya tekrar tekrar yemin ederim ki bu biçare mahlûkların ileri gelenlerinin, peygamberler ve velilere dair besledikleri itikad, bir tere satıcısına bile lâyık değildir. Bu, ancak velilerin inayet ve merhametiyle olur” buyurdu. (Ariflerin Menkıbeleri 3-77)
Not : Eshab-ı Kehf adı ile ve halk arasında 7 Uyurlar olarak bilinen bu mucize, Kur'an-ı Kerim'de 18. sure olan Kehf suresinde geçmektedir.
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

12 - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) Şis (a.s.) peygambere dair anlattıkları (Yabancı çeviride adı Seth diye geçiyor)
Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ hazretleri ilâhi bilgi saçmada hararetlenmişti. Buyurdu ki: Beşerin babası Âdem-i Safî'in (Tanrının selât ve selâmı onun üzerine olsun) oğlu Şis (selâm onun üzerine olsun) çok tembel, dünya işlerinden gafil ve ilgisizdi. Şis'e, Âdemin halifesi olduğuna, Tanrının muhtelif isimlerini bileceğine, kardeşlerine öğretmenlik edeceğine, onların da kendisine itaat edip hizmet edeceklerine ve onlara irşatta bulunacağına dair Tanrıdan hitap geldi.
Böyle feragat gösterdiği ve dünyadan ilgisini kestiği için Şis'e kardeşleri daima kötü şeyler söyler, onu incitirler ona hürmet ve hizmette kusur ederlerdi. Sis'in mübarek kalbi onlardan incindiği için yüce Tanrı bereketi kaldırıp üzerlerine kıtlığı saldırdı.
Şis hazretleri, Tanrının vahyi ile dokumacılık etti. İlk defa aba dokumacılığı ederek bir elbise yapıp giydi. O elbise hepsinin hoşuna gitti, hepsi tam bir istekle onu satın aldılar. İşte bu aba hırkası giyme ondan kaldı. Onun dokuduğu bu ilk elbise Musa'nın eline geçti, o giydi. Ondan' da Sıddık-i Ekber'e (Tanrı ondan razı olsun) kadar geldi. Şis'e o elbiselerden dünyanın eşyası toplandı.
Onlar yetmiş iki kardeştiler. Hepsi çok fakir oldu ve yiyeceksiz kaldılar. Âdemin yanına gelip aciz ve sıkıntılarını anlattılar. Âdem: "Şis'i memnun etmek lâzımdır" buyurdu. Âdem'le birlikte Şis'e geldiler ve istiğfar edip pişman oldular.
Âdem: "Ey Şis! Şimdi dua zamanıdır. Bir dua et de yüce Tanrı bir inayete bulunsun" dedi.
Şis: "Tanrının hakkını tâyin etsinler, ekinden, sütten, paradan, muhtelif cins şeylerden, meyvalardan, hayvanlardan ve daha başka şeylerden ellerine geçenlerin yarısını Tanrı için ayırıp Tanrıya versinler" dedi.
Âdem: "Veremezler. Tekrar âsi olurlar" dedi.
Bunun üzerine Şis: "O halde onda birini versinler" dedi.
Hepsi razı oldu ve sulh yaptılar. Şüphesiz Tanrı o kadar bereket ve nimet verdi ki, hesaba, kitaba sığmaz.
Ve yine buyurdu ki: O halde kim peygamberler ve veliler dünyasına yüzünü döndürür, gece ve gündüz âhiret işleri ile meşgul olur, bu dünyadan ilgisini keserse, herkese, ona hizmet ve hürmet etmek ve Tanrının malını Tanrı ehline vermek vâcip olur. Onun duasının bereketi ile yaratık ve insan oğulları genişlik ve refah içinde olurlar ve daima onun rızasını Tann rızası gibi bilirler. Anlıyana bu kadar yeter.
Şiir:
"O doğru adam Tanrının kabulüne mazhar olunca,
onun eli her işte Tanrı elidir". (Mesnevi, c.I, s.99/1610) (Ariflerin Menkıbeleri 3-467)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

13 - Medresede Hz. Mevlânâ (k.s.) ile bir adamın konuşmaları

Bu menkıbenin açıklaması tam anlaşılamamış ve ezanla ilgili Hz. Mevlânâ'nın anlattığı bir menkıbeye yer verilmiştir:
Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ hazretlerinin huzurunda: "Bir cemaat, mescitte dünya lâfını ediyor" diye şikayet ettiler. Mevlânâ: "Her kim altı yerde dünya sözü ile meşgul olursa, otuz senelik temiz ve makbul taati reddeditir ve hâtıl olur.
Bu altı yer şunlardır: birinci mescit, ikincisi ilim meclisi, üçüncüsü cenaze (merasimi), dördüncüsü mezarlık, beşincisi ezan vakti, altıncısı Kur'an okunurken.
Bunların her birisinin geniş açıklamaları vardı. (Ariflerin Menkıbeleri 3-430)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

14 - Hz. Mevlânâ (k.s.) ile Şemseddin-i Tebrizi'nin (k.s.) havuz başında güneşin yansıması ile mistik bir sahne
Şemseddin-i Tebrizi (Tebriz'li Şemseddin) (k.s.), Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) karşılaşmaları ile Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) mistik ve ruhsal eğitmeni oldu ve hayatını tümüyle değiştirdi. Öyle ki daha sonraki dönemlerde Şems'in (k.s.) gidişi ile onun anısına "Divan-ı Kebir" yani "Divan-ı Şems-i Tebrizi" oluştu.
Şems güneş manasına gelir ve kesinlikle O, Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) Güneşi idi.
Minyatürde kahverengi elbise ile tasvir edilen Şemseddin-i Tebrizi (k.s.) küçük havuzun merkezinde güneşin yansımasını görmekte, meyve açmış ağaç da her ikisi arasındaki Aşk'ı temsil etmektedir. (2'-00)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

15 - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) hamamda geçirdiği gün
Hamam, sufiler için geleneksel bir buluşma ve eğlence yeri oldu ve ruhsal arınma için bir metafor olarak görev yaptı.
Minyatürde çeşitli hamam faaliyetleri tasvir edilmiştir. (2'-00)

Hz. Mevlânâ'nın, olgun şeyhi hamama benzetmesi menkıbesini paylaşmak istedik:
Yine Mevlânâ bilgiler saçtığı sırada buyurdu ki: Olgun bir şeyh, hamama benzer. Hamama girdiğin vakit nasıl elbiselerden ve bütün eşyadan sıyrılmazsan, zâhiri temizlik hâsıl olmaz ve bedenin kirlerinden ve cenabetlikten temizlenmezsen, olgun bir şeyhin yanına girdiğin vakit de kendini varlıktan ve kendine tapmak duygusundan sıyırmazsan hayata kavuşmaz, kıyamet temizliğine ulaşamaz ve nefsin hiyanetinden ibaret olan iç cünüplükten de temizlenemezsin. Bundan sonra: "Biz insanı şiddetli zahmet ve meşakkatte yarattık" (K., XC, 4) âyetini tefsire başlıyarak: "Burada şiddetli zahmet ve meşakatten (kebedden) maksat zülmet ve cehalettir. Sonra Tanrı onların üzerine nurundan serpti, bunun üzerine insanın beşerî sıfatları kalmadı, zahmet ve meşakkatten rahata çıktı "O, sarp yokuşa göğüs veremedi" (K.,XC, 11) ayetindeki sarp yokuşu geçip esirlikten kurtuldu. Sarp yokuştan maksat, nefsidir. Esirlikten kurtulması da halkın esirliğinden, kendi nefsinin işlerini ve nefsinin kurtulduğunu görmekten kurtulması demektir. (Ariflerin Menkıbeleri 3-245)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

16 - Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Miraç Sırlarını söyleyen Ney
Yine arkadaşların çok uyanık fâzıl kişileri ve çok bilgili bilginleri (Tanrı zikrelerini yüceltsin) rivayet ettiler ki: Bir gün Mevlânâ hazretleri: "Tanrı'nın ilk yarattığı, kalemdir" sırrı ile Kur'an-ı Kerim'de: "nun, kalem ve yazdığı şeyler hakkı için" (K., LXVIII, 1) âyetiyle işaret edilen neyin sırlarını açıklamada fikirler beyan ediyordu: Dedi ki:
Bir gün Mustafa hazretleri (Tanrı'nın selât ve selamı onun üzerine olsun) temiz kardeşlerin sırlarını halvette Ali-yi Mürtezâ'ya (Tanrı yüzünü tekrim etsin) anlattı ve:. "Bu büyük sırları bir namahreme söyleyip ifşa etme. (Dediğime) uyup sakla" diye vasiyet etti. Ali tam kırk gün bu sırları saklamağa tahammül etti ve kararsızlandı. Hâmile gibi karnı şişti. Nefes almağa mecali yoktu. Nihayet kendinden geçmiş bir vaziyette bir sahraya çıktı, orada derin bir kuyu buldu, başını kuyuya sarkıtıp o sırları bir bir söylemeğe başladı. Fazla mestlikten ağzı köpürmüştü. O köpükler ve salyalar kuyuya akıyordu. Nihayet tamamiyle boşandı ve: "Bana sorunuz" sırrının sultanı sükûnet buldu.
Birkaç gün sonra o kuyuda bir kamış bitti. Günden güne büyüyüp boy verdi. Aydın gönüllü bir çoban bu hale vâkıf olup o kamışı kesti. Birkaç delik delerek gece gündüz âşık gibi onu çalıp koyunlarını otlatıyordu. Nihayet o dereceye vardı ki, çobanın ney çalması Arap kabîleleri arasında yayıldı. Bütün hâlis kan Araplar Doğu ve Batıdan onu seyretmeğe ve dinlemeğe geliyor. Neyin sesinin güzelliğinden büyük bir zevk alıyor ve ağlıyorlardı. Hattâ develer de otlamağı bırakıp, çobanın etrafına toplanırlardı.
Bu hâdise ağızdan ağıza Peygamberin kulağına ulaştı. Emretti, çobanı getirdiler. Çoban çalmağa başlayınca bütün Eshab büyük bir zevk ve heyecan içinde kendilerinden geçtiler. Peygamber: "Bu nağmeler halvette Ali'ye söylemiş olduğum sırların şerhidir. Bunun gibi safa ehlinden her kimin kalb duruluğu olmazsa temiz kardeşlerin sırlarını neyin nağmelerinden dinleyemez ve ondan zevk alamaz; çünkü iman, tamamiyle zevk ve şevktir" buyurdu.
Nitekim buyurmuştur:
Şiir:
"Eyvah, ben senin derdine bir mahrem bulamıyorum.
Ali gibi kuyunun dibine ah çekiyorum.
Coşunca içinden bir kamış bitip ağzından dışarı çıkar
ve bu kamıştan yapılan ney inler
benim sırlarım zayi olur.
Ey ney! yeter! çünkü namahremiz, senin sırlarını
anlıyanlardan değiliz." (Ariflerin Menkıbeleri 3-454)

Ney, bu maneviyat ve sanat güzelliğini ifade etmekte, esas manasını Hz. Mevlânâ ve Mevlevîlik ile kazanmıştır. Hz. Mevlânâ (k.s.), Mesnevî'ye;
Bişnev ez ney çün hikâyet mîküned
Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned
mısraları ile başlamış, devam eden ilk on sekiz beyitte tasavvufi neşe ile Ney'i "İnsan-ı Kamil"in sembolü haline getirmiş ve "Neyi dinle; çünkü ney birşeyler anlatmakta, ayrılıklardan şikayet etmektedir. İçi boşalmış, başı kesilmiş, yüzü sararmış, neyzenin nefesine terkedilmiş olduğu halde Allah'ı söylemektedir." İnsan-ı kâmilin içi ve gönlü ney gibidir. Her iki vücutta ortaya çıkan hareketler ve sesler ancak Allah'ın tasarrufu ile olur. (0'-00)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

17 - 922 yılında Hüseyin İbn Mansur Al-Hallac (Hallac-ı Mansur)'un (k.s.) vecd halindeki "Ben Allah"ım sözü üzerine Bağdat kapılarının dışında halk tarafından asılması
Yine her bakımdan olgun, olan müritler rivayet ettiler ki: Bir gün Mevlânâ hazretleri bilgiler ve sırlar saçmakta çok hararetlenmişti. Hallâc-ı Mansur'un (Tanrı onun aziz olan sırrını kutlasın) menkıbeleri hakkında bir şeyler söylüyordu. Sonunda: "Mansur'un asılmasına sebep şu idi: Mansur, bir gün "Eğer Muhammed'i elime geçirseydim, muhakkak onun yakasına yapışırdım. Miraç gecesinde Tanrı'nın huzuruna çıktığı vakit, yalnız kendi ümmetini düşündü. Niçin bütün insanlar için rahmet dilemedi ve niçin hepsini bana bağışla, demedi de (sadece) müminleri bağışla, dedi" der.
Bunun üzerine derhal Mustafa hazretleri (selâm üzerine olsun) temessül ve tecessüd edip kapıdan içeri girdi ve "İşte geldim, bakalım nasıl alacaklı gibi yakama sarılacaksın, sarıl!" dedi ve: "Biz ne istiyorsak Tanrı'nın emriyle istiyoruz. Kalbimiz onun buyruğunun evidir. Bu ev Tanrı'nın irade ve fermanından başka her şeyden arınmıştır. Eğer hepsi için rahmet isteseydi, hepsi için isterdim; fakat hepsi için değil, yalnız müminler için buyurdu" diye ilâve etti. Mansur: "Borcumu ödemeye hazırım" diye sarığını indirdi. Peygamber: "İlle senin başını isterim, sarığınla razı olmam" dedi.
Nihayet ikinci gün o olay vâkı oldu (yani idam edildi.) O da bahane oldu. Mansur darağacında: "Bunun nereden geldiğini ve bunun kimin isteği olduğunu biliyorum; onun isteğinden de yüz çevirmem" dedi. Öylece başını verdi ve âlemin o sırrından yüz çevirmedi. Sâdık aşıklar din büyüklerinin ve yakîn sırrı âriflerinin emrinden asla yüz çevirmezler. Ârif, Tanrı ilminin madeni, nefsi ile tâliplerin ruhlarının sütannesi ve ruhu ile de âlemlerin Rabbi'nin sırlarının kitabıdır. O vahşi bir bedevi olsa da yine akıl ve edep madenidir. (Ariflerin Menkıbeleri 3-197)

Minyatürde Hallac-ı Mansur kahverengi cübbeli, cellatlar kırmızı şapka giyen iki kişi olarak tasvir edilmiştir.
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

18 - Kaçan bir öküzün Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) ayaklarına kapanarak sığınması
Yine bir gün Mevlânâ, Bahâ Veled’in türbesini ziyârete gidiyordu. Tesadüfen şehirin kasâpları, kurban etmek üzere bir öküz satın almışlardı. Öküz ipi koparıp kasapların elinden kaçtı; Halk, öküzün. arkasına düşmüş bağırıp çağırıyorlardı. (Fakat) hiç kîmsenin biraz ilerleyip onu yakalamaya cesareti yoktu.
Öküz; birdenbire Mevlânâ’nın karşısına çıktı ve hemen durdu. Sonra yavaş yavaş Mevlânâ’nın önüne gelerek "hâl" ehlinin anlayacağı bir hâl dili ile aman diledi ve yalvardı.
Mevlânâ ilerliyerek öküzü tuttu. Mübarek eliyle onu okşadı ve merhamet buyurdu. Mevlânâ: “Bunu kesmek doğru değildir, serbest bırakın” buyurdu.
Kasaplar öküzü tam mânasiyle serbest bıraktılar. Bunun üzerine öküz geçip gitti. Bir müddet sonra ulu arkadaşlar, arkadan Mevlânâ’ya yetişince onlara: “Kasapların kesmek istediği bu hayvan birdenbire kurtulup kaçtı, bize geldi. Tanrı, nihayetsiz inayetinden ve bizim bereketimizden onu kesilmek ve parça parça edilmekten kurtardı ve o da serbest oldu. Eğer insan da candan ve gönülden Tanrı erlerine yönelir ve mürit olursa Tanrı onları, Cehennem kasaplarının ellerinden kurtarır ve ebedî Cennet’e ulaştırırsa buna hiç şaşmamalıdır” dedi.
Bunun üzerine dostlar raksedip dönmeğe başladılar. Sabahtan akşama kadar semâ ile meşgul oldular. Kavvallere o kadar sarık ve elbise verdiler ki, hesaba gelmez. Derler ki, o serbest bırakılan öküzü bir daha hiç kimse bir yerde görmedi. Konya sahrasında kaybolup gitti. (Ariflerin Menkıbeleri 3-90)
Minyatürün üstünde Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) babası Bahaüddin Veled (k.s.) türbesinde kırmızı kumaşla kaplı mezarı görülmekte, kendisi ahşap bir rahle üzerinde Kur'an okumakta, alt kısımda ise öküzün Hz.Mevlânâ'ya (k.s.) sığınması tasvir edilmiştir. (2'-00)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

19 - Hz. Musa (a.s) ile çok iştahlı Dev Cüj İbn Canak arasında geçen hikayeye dair
Âc b. Anak şu kadar çuval ekmekle doymazdı. Her gün, yetmiş ekmekçi onun için ekmek pişiriyordu. Ormandan sırtında, bir defasında getirdiği odun, yetmiş ekmekçiye yetecek kadardı. Bir gün Musa (selâm onun üzerine olsun) Âc. b. Anak'ın önünden geçti ve onun yemesine baktı. Âc b. Anak, deste deste ekmekleri silip süpürüyordu. Musa ona: Eğer ben, seni yedi lokma ekmekle doyurursam ne dersin" dedi. O da: "Yedi lokmayı burnuma koysan, aksırmam bile" diye cevap verdi. Bunun üzerine Musa: :"Kalk, şimdi elini yıka, acıktığın vakit gel" :buyurdu. Âc b. Anak, elini yıkayıp geldi. Musa: "Bismillâhi'rrahmâni'rrahîm, de ve elini bu kaba uzat" buyurdu. Âc b. Anak, yedi lokma yiyemedi. Musa, ne kadar: "Ye" diye ısrar etti ise, de o: "Yiyemem" dedi. Bunun üzerine Musa: "O halde tokluğun Tanrıdan oldugunu bil. Ekmek bahânedir" buyurdu.
Şiir:
"Burada canlarından ve gönüllerinden tamahı kesen kimseler "beni görmezsin" (K., VII, 142) hitabı karşısında bile gönüllerini kaldırıp attılar.
"Dünya mülkü bir kehribardı; onların herbirinin ise, her kılının altında yüzlerce cevherlerle dolu hazineler vardı.
"Bu kullar aklı azl ile arzularına had vurup terbiye ettiler. Fıkhı bırakıp fakirlikten taç giydiler. Onlar, dört unsurun, beş duygunun, yedi feleğin ve dünyanın kayıtlarından kurtulmuşlar; bu yolun ilk merhalesinde Hızır'ın ve İskender'in ruhunu bulmuşlardır.
"Dostun yolunda söylediğim bu kişilerden herbirinin Senayi gibi elli hizmetçileri vardır."
Tanrı'yı bilene, hiçbir şey gizli kalmaz. Tanrı, daha iyi bilir. (Ariflerin Menkıbeleri 3-519'dan)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

20 - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) "İnsanın nefsi kanla mı yoksa başka bir şeyle mi yaşar?" sorusuna cevabı
Yine o günlerde şehrin hekimleri ve zamanın bilginleri arasında: “İnsanın nefsi kanla mı yoksa başka bir şeyle mi yaşar” diye büyük bir bahis olmuştu. Doktorlar umumiyetle: “Muhakkak kanla yaşar, yoksa insanın kanı tamamiyle giderse derhal ölür” dediler ve fakîhleri susturdular. Bilginler, sözbirliği ile Mevlânâ hazretlerine gelip bu meseleyi arzettiler.
Mevlânâ: “İnsanlar muhakkak kanla mı yaşarlar?” buyurdu. Onların hepsi “Hükema mezhebinde bu böyledir” dediler ve bunun için, birçok felsefî deliller ve akla uygun kanıtlar (burhanlar) ileri sürdüler.
Fakat Mevlânâ: “Filozofların mezhebinin o kadar kıymeti yoktur. İnsan kan ile değil, Tanrı ile yaşar.” dedi. Bunun üzerine hiçbirisinin “Niçin ve bunu kabul edemiyoruz” demeğe mecali kalmadı.
Şiir:
“Filozofun söz söylemeğe kudreti yoktur.
Eğer lâf ederse, din ehli onu perişan eder.“ (Mesnevi C.l. s.131/2151.)
Bundan sonra bir hacamatçının getirilmesini emretti. Hacamatçı gelip hemen iki mübarek kollarının damarlarından neşter vurup kan aldı. O kadar kan akmağa bıraktı ki, neşter vurulan yerde bir sarı sudan başka bir şey kalmadı.
Mevlânâ hekimlere dönerek: “Nasıl insan kanla mı, yoksa Tanrıyla mı yaşıyor?” diye sordu.
Bunun üzerine hekimlerin hepsi baş koyup Tanrı erlerinin kudretine iman ettiler. Mevlânâ da kalkıp derhal hamama girdi ve oradan çıkınca semâa başladı. (Ariflerin Menkıbeleri 3-41)
Minyatürde Hz.Mevlânâ ve hacamatçı görülmektedir. Menkıbede de belirtilen hacamat; eski devirlerden beri vücudun belli yerlerinden doktorlar tarafından kan akıtılması ile oluşan bir tedavi şeklidir. (2'-00)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

21 - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) müritleri ile son görüşmesi
17 Aralık 1273 günü Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) ebediyete yürüyüşünü tasvir eden bu minyatürde Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) ayakları yorganla örtülmüştür. Hayatı boyunca rehberlik eden Hz. Mevlânâ (k.s.), ölümünden sonra da müritlerini bırakmayacağını ve onlara her zaman "göksel ilhamı ile ışık tutacağını" belirtmiştir. (2'-00)

Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) İnsanlığa Vasiyeti :
“Ben size, gizli ve aleni, Allah’dan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. Hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah’a mahsustur. Tevhid ehline selam olsun.” (Ariflerin Menkıbeleri 3-156)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

22 - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) vefatı
Yine âriflerin sultanı, Çelebi Ârif (Tanrı onun aziz olan sırrını kutlasın) rivayet etti ki: Mevlânâ'nın kutsal ruhu, zâtı niteliksiz olan Tanrı'nın celâli huzuruna dönüp gittiği ve Cennet'in en güzel yerlerini, bu ünysiyet meclislerine tercih ettiği vakit, şekil bağlamış bir melek gibi olan Mevlevî imamı, Mevlânâ İhtiyareddin şöyle anlattı: Ben, onun ipek gibi olan cesedini teneşire koyup tam bir edeb, terbiye, son derece korku ve dehşet içerisinde yıkarken mahrem olan dostlar, (bir yandan) su döküyor, (bir yandan da) ulu eshabın Peygamberin cesedinden akan suları içtikleri gibi, cesetten akan suları, bir damla yere düşürmeden içiyorlardı. Elimi mübarek göğsüne koyduğum vakit, Hüdâvendigarımız; dehşetli bir harekette bulundu. Bunun üzerine, elimde olmıyarak büyük bir çığlık kopardım; yüzümü onun, kinden arı duru olan mübarek göğsüne koyup ağladım. Mevlânâ hemen sağ eliyle, kulağımı öyle bir yakaladı ki aklım başımdan gitti. (Bununla): "Ses çıkarma, cür'et gösterme" demek istedi. Ben hayrette kaldım. O anda hâtiften: "Haberiniz olsun! Tanrı'nın dostlarına korku yoktur. Onlar mahzun olmazlar" (K., X, 62). Müminler ölmezler, belki onlar bir evden diğerine naklolunurlar" diye bir ses geldi.
Şiir:
"Azrail, âşıklara yol bulup el uzatamaz,
aşkın âşıklarını, aşk ve sevda öldürür."
Sonra cenazeyi dışarı çıkardılar. Büyük küçük bütün insanlar başlarını açmışlardı. Kadınlar ve çocuklar da orada idiler. Büyük kıyamete benzer bir kıyamet koptu. Herkes ağlıyordu. Erkekler çıplaktılar, feryad ederek elbiselerini yırtarak gidiyorlardı. Hıristiyanlardan, Yahudilerden, Araplardan, Türklerden v.s. den bütün milletler, bütün din ve devlet sahipleri hazır bulunuyorlardı. Her biri, kendi âdetleri veçhile kitapları ellerinde önden gidiyorlar, Zebur'dan, Tevrat'tan, İncil'den âyetler okuyor ve hepsi de feryad ediyordu. Müslümanlar, sopa ve kılıçla bunları savamıyorlardı. Fakat bu cemaat hiç çekinmiyordu. Büyük bir karışıklık oldu. Bu haber büyük sultana, Sâhibe ve Pervane'ye erişti: Bunun üzerine onlar da papaz ve kiliselerin büyüklerini çağırıp onlara: "Bu olayın sizinle ne ilgisi vardır? Bu din padişahı bizim reisimiz, imamımız ve muktedamızdır" dediler. Onlar da: "Biz, Musa'nın, İsa'nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun açık sözlerinden anladık ve kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin tabiat ve hareketlerini onda gördük. Siz Müslümanlar, Mevlânâ'yı nasıl devrinin Muhammed'i olarak tanıyorsanız, biz de onu zamanın Musa'sı ve İsa'sı olarak biliyoruz. Siz nasıl onun muhibbi iseniz, biz de bin şu kadar misli daha çok onun kulu ve müridiyiz. Nitekim kendisi buyurmuştur.
"Yetmiş iki millet sırrını bizden dinler. Biz, bir perde ile yüzlerce ses çıkaran bir neyiz."
Mevlânâ hazretlerinin zâtı, insanlar üzerinde parlıyan ve onlara inayette bulunan hakikatler güneşidir. Güneşi, bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır" dediler. Bir rum keşişi de: "Mevlânâ ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüz mü? Siz, onun kim olduğunu nereden bileceksiniz?" dedi. Bunun üzerine büyükler susup hiçbir şey söylemediler. Bir taraftan da tatlı sesli hâfızlar vecidle âyetler okuyorlar, tatlı nefesli mukrilerin sesleri, dertli ve acı feryatları göklere yükseliyordu. Güzel sesli müezzinler, halkla, kıyamet yerine, bu kıyametin koptuğunu selâ vererek bildiriyorlardı. Yirmi bölük gûyende de Mevlânâ'nın ölümünden önce söylemiş olduğu mersiyeleri okuyordu: Nekkarecilerin naraları, zurna ve beşaret, nefir v.s. sesleri "İsrafil'in surunun çalındığı zamanda..." (K, LXXIV, 8) âyetinde olduğu gibi kıyametler koparıyordu. Güneş doğarken mübarek medreseden tabutu alıp yola çıktılar. Tabut, yolda altı defa parçalandı. Her defasında başka bir tabut yaptılar. Nurlu türbesinin bulunduğu mezarlığa geldikleri vakit karanlık basmış, gece olmuştu. (Ariflerin Menkıbeleri 3-577)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

23 - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) ölümünden sonraki himmetlerinden Konya'nın kuşatmaya karşı toz bulutları ile korunması
Minyatürdeki bu sahne Sultan Süleyman'ın taht için çarpışan oğulları Selim ve Beyazıt tarafından Konya 1559 yılında kuşatıldığında toz bulutları ile korunmuştur. Toz bulutları Beyazıt'ın askerleri üzerine yağmış ve Selim'i muzaffer kılmıştır. Beyazıt Safeviler'e sığınmış, 1561 yılında tahta geçen Selim, Safeviler'e para karşılığı Beyazıt'ı boğdurmuştur. (2'-00)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

24 - Şeytanın Namazdaki kişiye vesvese verip uyuyan kişiye yaklaşamaması menkıbesi
Buyurdu ki: Bir gün Ömer (Tanrı ondan razı olsun) vurup şeytanın bir gözünü kör etti. Bu, onların bildiği bir mâna ve sırdır. O mâna her şekilde gözükür ve şekil bağlar, yoksa bu şeytan mücessem bir şey değildir. "Şeytan insan oğlunda, kanın damarlarda dolaştığı gibi dolaşır."
Şeytan, bir gün gelip Ömer'e: "Ey Ömer! Gel de sana acayip bir şey göstereyim" dedi ve mescidin yarığından, mescitte bir adamın uyuduğunu, birinin de namazda olduğunu gösterip: "Aşk ateşinin korkusundan o uyuyan şahsın sinesine giremiyorum. Bu korku olmasaydı girer bir şey yapardım. Fakat o namaz kılanı harap ederdim dedi.
Bu şeytanı Tanrı erlerinin aşk âteşinden başka bir şey yakmaz. Tanrı erinin yaptığı bütün riyazetler şeytana fayda etmez, belki, bunlarla daha fazla kuvvetlenir. Çünkü onu şehvet ateşinden yaratmışlar. Ateşi, nur söndürür. Nitekim: "Senin nurun benim ateşimi söndürür" denilmiştir. Eğer o ledün' den filozof ve bilgin olmasaydı, bunların işi nasıl olurdu. Onların işi kırk bin yılda düzelmezdi. Yirmi ömrü birbirine bağıasaydın yine düzelmezdi.
Diğer peygamberlerin bin yılda elde ettiklerine, ledün'den hakim ve bilgin olan Peygamber (Selâm onun üzerine olsun) kısa bir müddette ulaştı ve onları geçti. (Ariflerin Menkıbeleri 4-70'den)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

25 - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) halifesi Çelebi Hüsameddin (k.s.) ile Konya bakanı Musin Alaaddin Pervane'nin resepsiyonuna katılması
Yine Mevlânâ hazretleri Çelebi Hüsameddin'e bakarak: "Gel benim dinim, gel benim ruhum, gel benim sultanım. Sen hakiki padişahsın" dedi. Bunun üzerine Çelebi hazretleri naralar attı ve göz yaşları döktü. Pervâne, Emîr Taceddin Mu'tez-i Horasânî'ye gizlice bakarak: "Acaba Mevlânâ'nın Çelebi Hüsameddin hakkında buyurduğu bu meziyetler onda var mıdır? ve o bu hitaplara lâyık mıdır? Yoksa Mevlânâ bunları bir cemile olarak mı söylüyor" dedi. Bunu duyan Çelebi Hüsameddin ileri atılarak Pervâne'yi sıkıca yakaladı ve: "Ey Emîr Muineddin! Bunlar bende mevcut olmasa bile, böyle buyurur buyurmaz bu meziyetlerin hepsini Mevlânâ bana o anda verdi ve bunları canımın yoldaşı yaptı". dedi. "O bir şeyi istediği vakit, o şeye ol! der, olur" (K. XXXVI, 82), riza:
Mısra:
Onun işi "Kun fayakûn = ol der, olur" (K., XXXVI, 82) dur.
O nedenlere bağlı değildir.
Şiir:
"Bakırın kimya ile altın olduğu meşhurdur.
Bu nadir kimya, bakırı kimya yapmıştır.
Hüdavendigâr'ın dostlarına sevgi gösterebilmek ve kullarını okşamasından ve müritseverliğinden bu gibi şeyler uzak değildir ve bunlar garip görünmez. Pervâne derhal kendinden geçti ve kan ter içinde kaldı. Yere kapanıp özürler diledi, birçok hediyeler verdi. (Ariflerin Menkıbeleri 3-19)
Minyatürde Hz. Mevlânâ (k.s.) ile genç öğrencisi ve halefi Çelebi Hüsameddin (k.s.) sağda bahçe içerisinde, aralarındaki derin sevgi ve özlem dolaşık selvi ve çiçek açmış mevye ağacı ile tasvirlenmiştir. Minyatürdeki metinde Hz. Mevlânâ (k.s.) ile Çelebi Hüsameddin (k.s.) gül ile bülbülün aşkı şeklinde tarif edilmektedir. Sarayın içerisindeki sarığında siyah tüy bulunan genç bakan, Hz. Mevlânâ'yı (k.s.) beklemekte..
Hz. Mevlânâ (k.s.) Mesnevi'nin ilk onsekiz beyitini kendisi yazdıktan sonra Çelebi Hüsameddin'in (k.s.) isteği ve yazıcılığını yapmaya başladıktan sonra 6 cilt ve 24.660 beyitlik şiirsel anlatımlı Mesnevi oluştu..
(2'-00)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)


İlave Not :
www.erimsever.com'daki Mesnevi safyası (00)
www.erimsever.com'daki Mesnevi'nin ilk 18 beyit şerhi Farsça, Farsça Okunuşu, Türkçe (00)

26 - Çelebi Hüsameddin rüyasında Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) Mesnevi'sini okuduğunu görüyor
Hikaye: Ulu dostlar ve şanlı hür asil kişiler şöyle rivayet ettiler ki: Bir gün Çelebi Hüsameddin hazretleri Mevlana hazretlerinin hizmetinde: "Ben bu gece rüyada Bilâl-i Habeşî'yi (Tanrı ondan razı olsun) gördüm. Tanrı sözünü (Kur'an'ı) başında tutmuştu, ilk ve son gelen peygamberlerin efendisi, Muhammed Emin (Tanrı'nın selât ve selâmı onun ve onun kerim olan ailesi üzerine olsun) de Mesnevi 'yi önüne koymuş mütalâa ediyor ve bunun için kerim olan Eshaba karşı övünüyor ve cevherler saçıyordu. Mevlânâ hazretleri: "Vallahi, bu sizin mübarek gözünüzün gördüğü gibidir. Hâşa, siz görmediğinizi söylemezsiniz Yüzü (didarı) gören bir göz, nazar sahibi olur ve bütün gayıplar ona görünür" buyurdu.
Şiir:
"Ey Hüsameddin Çelebi Senin gayıb gözün,
gayba ait işleri ve sırlan görmede ve açıklamada
gayb gibi ustadır. (Mesnevi, c. IV, s. 280/35)
Bu dünya ve bu dünya halkından bu görme
(müşahede) ve vergi eksik olsun.
Görmiyen insan, yüzü kara; hasiret sahibi olgun insansa yolun aynası olur.
Senin gözbebeğini,ancak dünyada görmeyi artıran göz görebilir." (Mesnevi, c. Il, s. 200/3523-24)
Şunu da bilmek lazımdır ki Kur'an güzel yüzlü, latif ağızlı, türlü elbiseler ve ziynetlerle süslenmiş, hatadan, kusurdan hali, şüphelerden arı duru bir gelin gibidir; fakat gayret ve ibret peçesi altında gizli kalmıştır. Nitekim buyurmuşlardır.
Şiir:
"Kur'an gelini, yüzündeki peçeyi iman başkentini
kavgadan, gürültüden temizlenmiş sessiz gördüğü vakit açar."
Bizim Mesnevi'miz de böyle manevi bir dilberdir. Kendi güzellik ve olgunluğunda bir eşi yoktur. Aydın gönüllü nazar sahipleri ve ciğeri yanmış âşıklar için o, süslenmiş bir bağ, lezzetli bir rızktır. Bu gayp âleminin dilberini görmekle haz duyan, Tanrı erlerinin inayet nazarına mazhar olan ve bu suretle " ...... O ne güzel kuldur. O tövbe ve rucu edendi" (K., XXXVIII, 300) âyetindeki Tanrı erlerinin sırasına giren, cana ne mutlu" buyurdular ve bundan sonra: "Mesnevi'nin nurlarla dolu sırlarını ve inceliklerini anlamak, âyetlerin, hadîslerin, hikâyelerin tertibinden aralarındaki münasebeti kavramak için büyük bir itikat, devamlı bir aşk, tam bir doğruluk, selim bir kalb, son derece bir zekâ, anlayış ve muhtelif ilimleri bilmek lâzımdır ki onun dışında insan seyredebilsin ve onun sırrının sırrına ulaşabilsin. Eğer doğru bir âşıka bu vasıtalar olmadan da Mesnevi'yi anlamak hususunda, aşkı ona kılavuz olabilir ve bir konak yerine ulaşabilir. Tanrı başarı sağlayıcı, doğru yolu gösterici, yardımcı ve insanların idarecisidir.
Şiir:
"Aşk, parladığı vakit Tanrı'dan başka her şeyi
yakan bir şuledir. (Mesnevi, c. V, s. 39/588)
Sen de ruhunda aşktan bir ateş parlat,
bütün ibadet ve düşünceleri yak." (Mesnevi, c. Il, s. 343/1763) (Ariflerin Menkıbeleri 6-19)
Minyatürde Hz. Muhammed (s.a.v.) yüzü peçeli olarak, oğlu Hz. Ali (k.s.), kızı Hz. Fatma (k.s.) ve genç çizilmiş olarak torunları Hz. Hasan (k.s.) ve Hz. Hüseyin (k.s.) bulunmakta, soldaki balkonda koltuğunun altında Mevlevi Sarığı taşıyan kişinin (Hz. Mevlânâ) yanında elinde gül bulunan genç kişi (Çelebi Hüsameddin) bulunmaktadır. (2'-00)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

27 - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) halifesi Çelebi Hüsameddin'in (k.s.) katıldığı Sema'
Çelebi Hüsameddin'in (k.s.) halifeliği sevinç ve neşe ile anılmıştır.
Minyatürde çeşitli etkinlikler görülmektedir. Alt kısımda sema yapanlar ve çeşitli müzik aletleri ile mistik bir tören ve üst kısımda ise öğrencilerin çalışmaları bulunmakta.. (2'-00)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

28 - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) torunu Ulu Arif Çelebi (k.s.) ile Ahî Mustafa arasında yaşananlar
Hikaye: Yine arkadaşların son gelenlerinden nakledilmiştir ki: Mağfirete erişmiş merhum (Tanrı rahmet etsin) Ahî Mustafa hazretleri hanedanın âşıkları cümlesindendi ve Ârif Çelebi ile zikredilen ayni günde doğmuştu. Mevlânâ hazretleri, kapıdan içeri girdi, Babası Ahî Sıddık, Mevlânâ'dan ona ad koymasını rica etti. Mevlânâ ona: "Sıddık'a Mustafa yaraşır" dedi. Ahî Mustafa, delikanlı olunca dünyanın başta gelenlerinden oldu. Mukaddes türbeye gidip geldikten ve arkadaşların sevgisine mazhar olduktan sonra, onun makamı ve mansıbı daha yükselince, ulular mertebesine ulaşınca dostları ve arkadaşları çoğalınca istiğna gösterdi ve âsi oldu. Bütün Konya halkını sındırdı, hepsini hükmü altına aldı. Konya'nın bütün büyükleri bunu bir kaç defa Sultan Veled hazretlerine bildirdiler ve şikâyet ettiler. Sultan Veled hazretleri de Ahî Mustafa'ya kaç defa yumuşaklıkla, babaca nasihette bulundu ise de, o yola gelmedi ve daima kaçmarak Sultan Veled'in yüzüne karşı: "Biz bu işin tedbirini, Hüdâvendigârımızdan daha iyi biliyoruz. O iş, büyüklük ve zorbalık yapmadan müyesser olmuyor. Siz bu işlere karışmayın, sizin irfan âleminiz başka, bizimki başka bir şeydir" diyordu. Bunun üzerine Sultan Veled derhal kızdı ve: "Bu biçarenin bir haftalık ömrü kaldığı halde yine fudulluğu ve serkeşliği terketmiyor" dedi. Yine Ahî Mustafa'nın Hacı Kerim adında delikanlı bir arkadaşı vardı. Bu, itikat sahibi bir adam ve şehirin kedhüdası idi, büyüklerin de sohbetinde bulunmuştu. Şöyle rivayet etti ki: Ahî Mustafa, Veled hazretlerinin karşısında soğuk cevaplar vermekle meşgul olduğu sırada, birdenbire göğsüne bir ok sapladıklarını gördüm ve ben korkudan kendimden geçtim. Bunun üzerine Veled hazretleri: "Onun gördüğü gibidir" buyurdu. (Ariflerin Menkıbeleri 8-16)

Yine o günlerde büyüklerden biri bir gece Sulan Veled hazretlerini semâ'a davet etmişti. Arkadaşlar semâ'ı uzattılar ve heyecanlar gösterdiler. Bunu gören Ahî Mustafa kendini beğendiğinden ve bıkkınlığından: "Bundan sonra Mevlevileri semâ'a çağırmamalı, çünkü kimseye hiç rahat vermiyorlar" dedi. Aziz dostlar, bu sözü Çelebi Ârif'in kulağına eriştirdiler ve onun terbiyesizliklerini tekrar anlattılar, Çelebi Ârif hazretleri, hadden aşırı üzüldü. Pazartesi günü mübarek türbedeki semâ'dan çıktı, gûyendeler ve kalabalık bir halkla semâ yaparak hareket etti. Şehirin halkı da onun arkasından koşuyorlardı. Böylece ayak takımının yuvası olan Ahî Mustafa'nın eşiğinden içeri girince, önce onun çeşmesinin lülesini tuttu, sonra Ahî'nin sofasının başköşesine serilmiş olan halısını ters çevirdi, kandil yağını döktü, bütün kanlı katilliler ayakta durmuş kupkuru kesilmişlerdi. Kimse bir söz söylemeğe cesaret edemedi. Ahî Mustafa da gizlenmiş uzaktan Çelebi'nin yaptıklarını seyrediyordu. Bu vaziyette Çelebi Ârif semâ yapıp şu rubaiyi okudu:
Şiir:
"O Tanrı'dan feyzalanlar, çok sert (şiddetli),
aslan gönüllü ve baba yiğittirler. Sakın onlarla
pençeleşmeye kalkma; çünkü onlar
senin gibi yüzlercesini yemiş öldürmüşlerdir".
Bundan sonra: "Mevlevilerin bu evde işleri yoktur" deyip çabucak dışarı çıktı. Mübarek medreseye kadar raksederek gitti ve Mevlânâ'nın medresesinde akşam namazına kadar semâ yapıldı. O günden sonra bir daha Ahî Mustafa'nın evinde bir toplantı ve semâ olmadı. Orada olan cemaatin bazılarını öldürdüler, bazıları da dağıldılar. Dört gün sonra da Karaman'ın oğlu Yahşı han Konya'ya girip Ahî Mustafa'yı gürbüz rindeleriyle birlikte katlettirdi. Hepsini başları ve vücutları çıplak olduğu halde Sultan kapısına attılar.
Ârif Çelebi 'nin halıyı ters çevirdiği gibi... Bunun üzerine Arif Çelebi geceleyin, arkadaşlara, onların cesedlerinin üzerine halı atmalarını ve pazar köpeklerinin onları parçalamamaları için sabaha kadar onları beklemelerini emretti. Sonunda Arif hazretleri kalkıp Yahşi han'a giderek, ondan, o cesedleri kaldırmaları için, şefaatte bulundu. O ulunun şefaatiyle o cesedleri kaldırıp Ahî Mustafa'nın âsitanesinin kapısına gömdüler (Yüce Tanrı'nın rahmetine ulaşsınlar). Ârif Çelebi o günü mübarek gözlerinden çok göz yaşları akıttı ve esefler ederek dedi:
Şiir:
"Öldürülenler, âşıkları kanlarıyla yıkadılar".
O sırada her birinin cenazesi üzerine namaz kılıp affetti ve acıdı.
Şiir:
"O sarı yüzlü şehit, (Tanrı erinin), onun ruhuna değil,
cismine vurduğundan ötürü şükrediyordu.
"Zâhiri cesed sonunda gidecektir, fakat ruh ebediyete kadar sevinç içinde yaşzyacaktır (Mesnevi, c. VI, s. 455/4872-73)
Velilerin ahdini gözetmedikleri, mâlik oldukları itikaddan döndükleri, altına ve gençlik kuvvetine güvendikleri, onunla sevindikleri ve mağrur oldukları için şüphesiz gayb âleminden Tanrı'nın kıskançlığı kaza kılıcını onların boynuna vurdu ve onları basiret sahiplerine ibret yaptı ki onlar velilerin kıskançlığının büyüklüğünü anlasın ve onların hallerinin nâzikliğini sorup korksunlar.
Şiir:
"Tanrı, suret ehlinin incitmesi ve Tanrı'nın imtihanını görmeleri için bu cisme bağlandı.
"Bu cismi incitmek, Tanrı'yı incitmek demektir.
Bu küpün suyu o ırmağa birleşmiştir.
"Tanrı, bu ilgi ile veliler ve velilerinden birinin cismine,
o cismin bütün dünyaya sığınak olması için bağlandı (Mesnevi, c. I, s. 155/2519-2521)".
Böylece bütün rindler, o heybetten ders aldı ve fereciler giyerek halis mürid oldular. (Ariflerin Menkıbeleri 8-17)
Minytatürdeki tasvirde; Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) torunu Ulu Ârif Çelebi (k.s.) oturmuş ve arkasında genç dervişler bulunmaktadır, genç bir derviş Ahî'nin göğsüne ok batırıyor şeklinde görünüyor.. (2'-00)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

29 - Ulu Arif Çelebi'nin (k.s.) Mogol hükümdarı Gazan Han'ın ölümünü haber vermesi
Hikâye: Yine aziz arkadaşlar şöyle rivayet ettiler ki: Bir gün Çelebi hazretleri kutsal Türbe' de semâda idi. O günü hadden aşırı heyecanlar gösterdi, mübarek sarığını arapların biçiminde sarmış ve kurt derisinden olan postunu tersine giymiş bir vaziyette semâ ederek, türbeden çıktı. Bütün halk güyendelerle birlikte onun arkasından yürüdüler. Ölülerin musallasına kadar durmadan yürüdü, orada postu omuzundan çıkardı ve: "Bir gayıbın cenaze namazını kılınız" diye emretti. Namaz kılıp yine Türbe'ye hareket etti. O istiğraktan kendine gelince annesi Kirake (Tanrı ondan razı olsun) ondan namazın sebebini sordu. Çelebi: "Devrin padişahı Gazan han (Tanrı rahmet etsin) dünyadan göçtü" dedi. Bu olay, 703 H. yılı aylarında oldu. Böylece bir müddet sonra Konya tacirleri geldi. Gazan hanın ölüm haberini yaydılar. Gerçekten o, Ârif Çelebi'nin buyurduğu gün ve tarihte ölmüştü. (Ariflerin Menkıbeleri 8-26)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

30 - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) huzurunda çalınan müzik
Bu minyatür Morgan Kütüphanesi elyazmalarında eksik olduğu halde Morgan Kütüphanesi internet sürekli sergisinde bulunmaktadır. Aslı Kudüs'teki L.A. Mayer Müzesi İslam Sanatı kolleksiyonundadır. Minyatürün üst yazıları kesilmiş ve başka bir yazı ile değiştirilmiştir.
Bu minyatürdeki tasvirde Hz. Mevlânâ (k.s.) sağ elinde tespih tutmakta ve 3 öğrencisi müziğe tempo tutarak eşlik etmektedir. (2'-00)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)

31 - Hz. Mevlânâ (k.s.) şeker (helva) dağıtması
Minyatürün detayında şeker dağıtılması yazmaktadır, bu Menkıbeyi Ariflerin Menkıbelerinde bulamadık
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)




Hz. Mevlânâ (k.s.) ve Kör Dilenci - Sevakıb-ı Menakıb'dan
Yine nakledilmiştir ki: Aksaray kapısı önünde, iç gözü açık, dış gözü kaplı bir kör vardı. Mevlânâ'nın aşkına bir ekmek istedi. Ahî Kayser'in oğlu Ahî Çoban da orada idi. Tam o sırada Mevlânâ oraya geldi. Belinden kemerini çıkardı; körün önüne atıp gitti. Ahî Çoban köre: "Şu yüz dirhemi al da kemeri bana ver' dedi. Kör: "Bin dinar da verseier yine onu vermem. Ben onu boynuma bağlayıp birlikte mezara götüreceğim" dedi. Kör, o gece sabaha kadar ağlayıp iniedi ve Tanrı'ya "Ey Tanrım! Bu kemerin bağlı bulunduğu o belin hakkı için beni bu vücud (varlık) kaydından kurtar, canımı al da ben bu dünyadan fırlayıp gideyim" diye yalvardı. O anda hâtif'ten: "Filân kör, can kaydından kurtulup sonsuz hayata daldı" diye bir ses geldi. Bunun üzerine Ahî Çoban tam bir samimiyetle o kemeri, körün boynuna bağladı, teçhizini yapıp kefenledi. Büyük bir saygı ile onu evinden çıkardı; gerekeni yaparak taziye törenini yerine getirdi. (Ariflerin Menkıbeleri 3-540)
Minyatür Kaynak: Sevâkıb-ı Menâkıb'ın İşaret Yayınları tanıtımı sayfasından




Hz. Mevlânâ (k.s.)'nın batmakta olan gemiyi kurtarması - Sevakıb-ı Menakıb'dan
Yine ulu arkadaşlardan nakledilmiştir ki: Konya'nın büyüklerinden ve geçmişteki sultanların türbedarı olan Konya'lı kadı Kürd bir gün büyükler toplantısında hikâye etti ki:
Gençliğimde İskenderiye tarafına seyahat etmiştim. Yol arkadaşlarımın hepsi de itibarlı tacirlerdi. Birdenbire gemimiz bir girdaba düştü ve büyük bir fırtına oldu. Tacirlerin hepsi feryadettiler, her biri kendi şeyhlerini ve pîrlerini yardımlarına çağırdılar, ağlayıp medet dilediler.
Ben de, tam bir samimiyet ve doğrulukla: "Ey Mevlânâ, ey Mevlânâ" diye bağırıp yardım istiyordum. Sonra Mevlânâ'nın bir ok atımı kadar bir mesafede, suyun üzerinde durduğunu gördüm. Elini uzattı, gemiyi o girdaptan dışarı çıkarıp hareket ettirdi. Gemiyi arkasından itiyordu. Bütün gemi halkı, o padişahın yüzünü olduğu gibi gözleriyle görüp feryat ettiler.
Tanrı erlerinin himmetiyle kurtulup geceleyin Antalya'ya geldik. Muhtaçlara sadakalar verdik. Birkaç gün sonra selâmetle Konya'ya ulaşınca hazırlanıp bütün tacirlerle birlikte tam bir istek ve birçok hediyelerle birlikte Mevlânâ hazretlerini ziyarete gittik. Tacirler, İskenderiye ve utabî kumaşından yapılmış birkaç parça elbise ile Mısır elbisesini ve yünlü elbiselerini Mevlânâ'nın önüne bırakıp baş koydular.
Mevlânâ: "Mazur görünüz, biraz geç kaldık. Çektiğiniz zahmetlerden nasılsınız? Bu dünya zahmetlerle doludur. Tanrı'ya hamdolsun ki, dostların âkibeti iyi oldu dedi ve elbiselerden biri yünlü ve biri de diğer kumaşlardan olmak üzere yalnız iki katını kabul edip Çelebi Hüsameddin hazretlerine gönderdi. Geri kalanı da Sultan Veled dostlara verdi. O cemaat dışarı çıkınca, Veled hazretleri Kadı Kürd'den Mevlânâ'nın neden özür dilediğini sordu. Kadı Kürd olup biteni anlattı.
Sultan Veled kendinden geçmiş bir vaziyette geri dönüp içeri girdi. Baş koyup: "Ey gerçek sultan! yerinden kımıldamadan denizde gemi kurtarıyor ve karada yardımlar ediyorsun. Bari, yarın kıyamette durumumuz nasıl olacaksa onu da söyle. Her birimizin vücut gemisi hesap verme girdabında kaldığı zaman halimiz ne olacak" dedi.
Mevlânâ: "Bahaeddin, kılıç kınında iken böyle keserse, kınından çıkarıldığı vakit nasıl keseceğini artık sen kıyas et" buyurdu. Dostlar sevindi ve semâ yaptılar. (Ariflerin Menkıbeleri 3-446)
Minyatür Kaynak: Sevâkıb-ı Menâkıb ve Mevlana - III. Uluslararası Mevlânâ Kongresi - Prof.Dr. Gönül Ayan İsmail Hakkı Altuntaş'ın sayfasından




Hz. Mevlânâ (k.s.) ile Rahip - Sevakıb-ı Menakıb'dan
Yine nakledilmiştir ki: Kostantiniye ülkesinde bilgin bir rahip vardı, Mevlânâ'nın ilmini, yumuşaklığını ve alçak gönüllülüğünü işitmiş, ona âşık olmuştu. Mevlânâ'yı görmek üzere Konya'ya geldi. Şehrin rabipleri onu karşılayıp ağırlamada bulundular. Bu doğru rahip, o hazretin ziyaretini rica etti. Tesâdüfen yolda karşılaştılar. Rahip üç defa Hüdavendigâr'a secde etti. Secdeden başını kaldırınca Mevlânâ'nın da secdede olduğunu görüyordu. Derler ki, Mevlânâ hazretleri rahibin önünde otuz üç defa baş koydu, Rahip feryadedip elbiselerini yırttı ve: "Ey dinin sultanı! benim gibi zavallı ve kirli birine karşı gösterdiğin bu ne alçak gönüllük ve kendini hor görmekliktir?" dedi. Mevlana "Ne mutlu o kimseye ki Tanrı onu malla, güzellikle, şerefle ve saltanatla rızıklandırdı. O da bu malı ile cömertlik yaptı, güzelliği ile iffet sahibi, şerefi ile alçak gönüllü ve saltanatı ile de adalet sahibi oldu" hadîsini buyuran sultanımızdır. Tanrı kullarına nasıl alçak gönüllülük göstermiyeyim ve niçin kendi küçüklüğümü belirtmiyeyim. Eğer bunu yapmazsam, neye ve kime yararım" dedi.
Şiir:
"(Tanrı) yolunun güneşi olan ve nefsini zelil eden kimseye ne mutlu, dedi."
"Onun kulluğu sultanlıktan iyidir, çünkü ben,
daha hayırlıyım, sözü şeytanın ağzından çıkmış bir sözdür. (Mesnevî, c. IV. s. 476/3344,3342)
Bunun üzerine zavallı rahip derhal arkadaşlariyle birlikte iman getirerek mürit oldu ve fereci giydi. Mevlânâ hazretleri mübarek medresesine geldiği vakit Sultan Veled hazrederine ve arkadaşlara: "Bahâeddin, bugün zavallı bir rahip bizim alçak gönüllülüğümüzü elimizden kapmaya niyet etti, fakat Tanrı'nın uygulaması ve Peygamber efendimizin yardımı ile biz bu alçak gönüllülükle ona galip geldik. Çünkü o tevazu, küçüklük ve miskinlik, müslümanlara Hazret-i Mustafa'dan miras kalmıştır. Öyle bir devletin nisabı yalnız onun ümmetinin miskinlerinin nasibidir" buyurdu.
Şiir:
İnsansın, insansın, susuyorsun; çünkü o anın adamı değilsin.
İnsanlığı tamamiyle kendinde yak. Eğer mahremsen, o anın adamı ol.
"O yeni ay noksandan dem vurdu, dolunay oldu. Sen de herkesten aşağı olduğunu söylemessen aşağılıktan kurtulmazsın.
"Melek gibi feleğe doğru uç. Felek kubbesi gibi boynunu aşağı ey" ilâh... (Ariflerin Menkıbeleri 3-293)
Minyatür Kaynak: Sevakıb-ı Menakıb




Hz. Mevlânâ (k.s.)'nın Mumcuğu - Sevakıb-ı Menakıb'dan
Yine talihli arkadaşlar şöyle rivayet ettiler ki: Bir gece Muineddin Pervâne, şehrin büyüklerine semâ vermişti. Her biri beraberinde yarım batmanlık (men) bir mum götürmüş, kendi önlerine koymuştu. Nihayet Mevlânâ hazretlerini davet etti. O da bu davete icebet etti. Çünkü Mevlânâ hazretlerinin âdeti, bütün büyükler toplandıktan sonra gelmekti. Mevlânâ hazretleri, dostlara birlikte küçük bir mum getirmelerini emretti. Aziz arkadaşlar o mumun küçüklüğüne şaştılar. Mevlânâ hazretleri, Pervâne'nin sarayına girince bir köşeye çekildi, o mumcuğu da önüne koydu. İleri gelenler ve ulular alttan alta birbirine bakıyor, şaşkınlık gösteriyor ve bir kısmı da bunu Mevlânâ'nın deliliğine hamlediyorlardı. Mevlânâ hazretleri: "Bütün bu mumlann canı bizim bu hakîr mumcuğumuzdur" buyurdu. Sadık arkadaşlar baş koyup onu tasdik ediyorlardı. Bir kısmı da inkârları yüzünden başlarını sallıyor ve bunun imkânsız olduğunu sanıyorlardı. Mevlânâ: "Eğer inanmıyorsanız..." dedi ve bir "hu" çekti. O mumcuk söndü ve o aydın mumlar da hep birden söndüler. Hepsi karanlıkta kaldı. Dostlardan bir feryat yükseldi. Mevlânâ onların şaşakaldıklarından biraz sonra bir ah çekti. Bütün mumlar olduğu gibi yeniden yandılar. Semâ başladı, bütün bilginler ve emirler nara atarak başkoydular. Seher vaktine kadar semâ oldu. Bütün o mumlar yanıp bitti, fakat Mevlânâ'nın nefesinin bereketi sayesinde o küçük mumcuğun yanması, sabaha kadar devam etti. Orada bulunanların hepsi Mevlânâ'nın kulu ve müridi oldular. (Ariflerin Menkıbeleri 3-95)
Minyatür Kaynak: Sevakıb-ı Menakıb




Hz. Mevlânâ (k.s.) ve Baçu - Sevakıb-ı Menakıb'dan
Hikâye: Eski dostlar ve her biri devrinin Şakik-i (Belhî)'si olan şefkatli kardeşler (Tanrı onlara rahmet etsin) şöyle rivayet ettiler ki: Baçu'nun askeri Konya'nın etrafını iç içe çevirip muhasara ile meşgul olunca bütün halk kendi canından vazgeçip birbirleriyle helâllaşdılar ve Mevlânâ hazrederine gelip feryadederek yardım dilediler. Mevlânâ hazretleri, kalenin Halka beguş kapısından dışarı çıktı. Konya meydanının arkasında bulunan bir tepeye çıkıp kuşluk namazı ile meşgul oldu. Baçu'nun çadırının o tepenin altında kurulu olduğunu söylerler. Baçu'nun noyinlerinden bazıları, halk (korkudan) biribirine girdiği halde yüzü örtülü ve duman renkli sarıklı bir şahsın o tepenin üzerine çıkmış tam bir feragatle namaz kıldığını gördüler. O zaman Moğol askerinin İslâm nurundan ve imanın emanından haberleri yoktu. Hattâ kaç tane İslâm şehrinin medreselerini, mesciderini ve minarelerini yıkmıştılar. Hep birlikte Mevlânâ hazretlerini ok yağmuruna tutmağa niyet ettiler. (Fakat hepsinin elleri bağlandı). Ne kadar çalıştılarsa da yayı çekmek mümkün olmadı. Atlara binip üzerine atıldılar, atları mahmuzladılar; fakat atlardan hiçbiri bir adım ileri atmadı. Şehir halkı bu kudreti burcun tepesinden seyrediyor, tekbir ve feryatları ayyuka ulaştırıyorlardı. Baçu'ya bu haberi arz ettikleri vakit, bizzat kalkıp çadırın kapısından dışarı çıktı. Ok ve yay istiyerek Mevlânâ'nın bulunduğu tarafa bir ok attı. Ok üç defa da geri dönerek askerin ortasına düştü. Bunun üzerine ata bindi ve ileri sürdü. Fakat atın hiç ilerlemediğini gördü. Kin ve gazabının çokluğundan attan inip yürüdü ise de 'kun feyekûn = ol der olur" (K., II, 117) a kaadir olanın kudretiyle her iki ayağı da bağlanıp hareket edemedi. Bunun üzerine: "O adam hakikaten Tanrısal (yaratgana ait) bir adamdır. Onun gazabından sakınmak lazımdır. Her şehir ve vilâyette öyle bir adam olsa, buraların halkı bize asla mağlup olmazdı" dedi. (Ariflerin Menkıbeleri 3-167)
Mevlânâ hazretleri de adı geçen (kumandan) hakkında defalarca: "Baçu veli idi, fakat, o bunu bilmezdi" derdi.
O azamet ve kerameti görünce Baçu: "Bugünden sonra savaşıp döğüşmesinler" diye emir verdi. Moğol askeri, şehri bırakıp Filubat sahrasına kondu. Şehrin bütün büyükleri ve ileri gelenleri İslam sultanının huzuruna gelip birlikte Mevlânâ hazretlerine gittiler, özürler diliyerek şükürler ettiler. Paradan, davardan ve nâdir hediyelerden sayısız mal topladılar, Baçu'ya pişkeş çekip itaat ettiler. Baçu razı olup şehri bağışladı ve şehrin büyüklerinden: "O, nasıl bir büyüktür ve neredendir" diye Mevlânâ hazretlerini sordu. Ona, Baha Veled'in hikâyesini ve onların Belh'ten çıkışını baştan sonuna kadar anlattılar. Baçu "Namusum ve hatırım için şehrin burçlarını yıkınız, çünkü andiçmişim" dedi. Şehrin büyükleri, şehir kalesinin şerefelerini yıkmağa başladıkları zaman şehirlerin içinden bir çığlık yükseldi. Dostlar, bu meseleyi Mevlânâ'ya bildirdiler. Mevlânâ: "Yıksınlar da Konya'lılar, Konya şehrinin hafif bir zelzele ile yıkılan taştan yapılmış burçtan ve bedenden başka bir bedenle ve burçla muhafaza edilmiş olduğunu ve dikkatle saklandığını gerçek olarak bilsinler. Eğer Tanrı erlerinin himmeti olmasaydı Ad ve Semud kavimlerinin şehirleri gibi "Altlarını üstlerine getirdik" (K., XI, 82) altüst olurdu ve insanlar onun harabeleri üzerine ağlarlardı.
Şiir:
"Dünyada mazlumların feryatları (kulaklarına) erişince, Tanrı erleri yardıma koşarlar (Mesnevi, c. Il, s. 352/1933)
Bunlar belâ yerinde, sıkıntılı günlerde şefkatli ve merhametli insanlar ve rüşvet almadan yardım edicilerdir.
Ey belâya tutulmuş olan kimse! git bu kavmi ara. Başına belâ gelmeden evvel bunların (sohbetini) ganimet bil.
Tanrının kulları merhametli ve yumuşak huyludurlar. İşleri düzeltmekte Tanrının huyuna sahiptirler (Mesnevi, c.3 2223, 2222, 2224) (Ariflerin Menkıbeleri 3-168)
Minyatür Kaynak: Sevakıb-ı Menakıb




Hz. Mevlânâ (k.s.) ve Hacılara Helva İkramı - Sevakıb-ı Menakıb'dan
Yine arkadaşların ileri gelenlerinden nakledilmiştir ki: Mevlânâ hazretlerinin şehirin ileri gelenlerinden ve ticaret erbabından bir müridi vardı. Bu adam, Kabe-i Muazzama'ya gitmişti. Bu tâcirin karısı Kurban bayramı arifesi gecesinde çokça helva yaparak fakirlere, zavallılara, ve komşulara birer birer sadaka olarak dağıttı. Şekerli helva ile dolu büyük bir siniyi de müritler yesinler ve kocasına hayır dua etmekle yardım etsinler diye Mevlânâ hazretlerine gönderdi. Mevlânâ hazretleri: "O hanım bizim çok candan dostumuzdur. Bütün arkadaşlar bu helvadan yesinler ve uğur sayarak bundan götürsünler de" buyurdu. Bütün arkadaşlar gerektiği gibi büyük bir zevkle yedikleri ve götürdükleri halde sini yine dopdolu idi. Mevlânâ hazretlerı" siniyi kaldırıp medresenin damına doğru yöneldi. Dostlar: "Mevlânâ ne yapacak" diye şaşakaldılar. Mevlânâ hemen o anda damdan sinisiz indi ve: "O helvayı, o adam da yesin diye siniyi götürdüm" dedi. Dostların hayreti bir iken bin oldu. Tesadüf öyle oldu ki, hacıların sağ sâlim şehre ulaştıkları haberi de geldi. Şehir halkı şenlikler yaparak hacıları karşıladılar. O gönlü aydın tâcir de henüz yol tozu üzerinde olduğu halde. Mevlânâ'yı ziyarete gelerek şükürlerde bulundu. Hudâvendigâr sevgiler gösterip evine gitmesine müsaade etti. Tâcir eve geldi, aile efradını kazasız, belâsız selamette buldu. Tâcirin geldiği gece hep birlikte otururlarken köleler eşya arasından bir sini çıkardılar. Hanım: "Bu sini bizimdir, onun sizde ne işi var. Onda tarih ve efendinin adı yazılmış" dedi. Tacir: "Ben de hayretteyim, bu sininin benim yanımda ne işi var" dedi. Hanım meseleyi tekrar sordu. Tacir: "Arafat dağında, arife gecesinde hacılarla birlikte çadırımda oturmuştuk. Çadırın bir köşesinden bir elin içeriye girdiğini ve bu siniyi helva ile dolu olarak önümüze koyduğunu, sininin de bizini sini olduğunu gördüm. Ancak oraya nereden geldiği belli olmadı. Kullar dışarı çıktılar, kimseyi görmediler." dedi. Bu çok sadakatli hanım derhal başkoyup bu helva müşkülünü çözdü ve olan biteni tekrar anlattı. Zavallı tacirin, o kudret ve yücelik karşısında kararı gitti. Sabahleyin erkenden erkek ve kadın Mevlânâ'nın huzuruna geldiler. Başlarını açıp ağladılar. Mevlânâ hazretleri: "Bütün bunlar sizin itikadınızın ve doğru tabiatınızın bereketi ile oldu da Tanrı kendi kudretini bizim elimizle gösterdi, "Şüphesiz fazilet Tanrı'nın elindedir, onu istediğine verir" (K., III, 66; LVII, 29). (Ariflerin Menkıbeleri 3-86)
Bu menkıbenin Abdüllatif Uyan tarafından şiirleştirilmiş hali (4)
Minyatür Kaynak: Sevakıb-ı Menakıb




Hz. Mevlânâ (k.s.)'nın semâ' esnasında başkalarını çekiştireni uyarması - Sevakıb-ı Menakıb'dan
Hikâye: Yine makbul dostlardan şöyle nakledilmiştir ki: Salihlerin kendisiyle övündüğü Hacı Mübârek Hayderî (Tanrı ona rahmet etsin), Kutbeddin Haydar'ın itibarlı halifelerinden ve Hüdavendigâr hazretlerinin (Tanrı onun sırrını kutlasın) muhiplerindendi. Onu Taceddin Vezir'in (tanrı rahmet etsin) Dar-uz-Zâkirîn adı verilen medresesine şeyh tâyin ediyorlardı. Büyük bir posta oturtma töreni yapılıyordu. Bütün bilginler, fakirler, emîrler, ileri gelenler ve ahiler orada bulunuyorlardı. O günü Mevlânâ hazretleri çok büyük bir heyecan içinde tamamiyle semâ'a dalmıştı. Semâ'nın güzelliğinden yüce gökün bile dönerek ve bir deve gibi raksederek altüst olmasından korkuluyordu. İşte o halin şevkınden o, hâlâ dönmededir. Nitekim Mevlânâ hazretleri buyurmuştur:
Şiir:
"Ey başımızın üstünde dönen gök!
güneşe âşık olmada benimle bir tarikattensin"
Meğer zanlar ilmi fenlerinde (funûn-i ilm-i zunûn) çok nasibi olmıyan Seyyid Şerefeddin bir köşeye çekilmiş birkaç vesveseci ile müritleri kötülemekle meşguldü, Birden bire Mevlânâ hazretleri ona: "Ey kahpenin kardeşi! Tanrı'nın kelâmında (Kur'anda,) "Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi?" (K., XLIX, 12) âyetini okumadın mı" diye bağırdı. Bütün ulular: "Mevlânâ hazretleri ne buyurdu" diye şaşakaldılar. Seyyid Şerefeddin: "Hâşâ! hâşâ! Mevlânâ'nın bu düşüncesi hayaldir" demeğe başladı. Mevlânâ: "Sus, her türlü hayal sizin tarafınızdadır. Bizim tarafımızda hakikatlerin ruhundan başka bir şey yoktur. Tanrı erlerinin hakikatlerinin heybeti yanında kalbleri donmuş olanların hayali ne ittir ki baş kaldırır?" buyurdu. Şeyh Sadreddin ve Pervane hemen kurt karakterli, Seyyid'i susturdular ve tam bir hiddetle: "Sus zira Mevlânâ'nın sözünün üzerine söz yoktur. Doğru söz, onların buyurduklarıdır" dediler. Bunun üzerine Seyyid Şerefeddin dostların ve ayaktakımının (runûdun) elinden kaçtı, aylarca evinden dışarı çıkmadı, nihayet kör ve fakir oldu. (Ariflerin Menkıbeleri 3-123)
Minyatür Kaynak: Sevakıb-ı Menakıb



ŞEMS-İ TEBRİZİ (K.S.) MİNYATÜRLERİ :


Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) Tebrizli Şems'e (Şems-i Tebrizi) (k.s.) atfettiği Divan-ı Kebir (Divan-ı Şems-i Tebrizi) eserine çizilmiş minyatürlerdendir ve şu anda Paris Ulusal Kütüphanesinde (BNF Paris) bulunmaktadır.
Minyatüre ait Wikipedia sayfası (5) - Wikipedia'nın Kaynağı (5')

Bu görüntü, telif hakkı süresi dolduğu için, kamu malıdır (5)



ÇELEBİ HÜSAMEDDİN (K.S.) MİNYATÜRLERİ :


Amman Üniversitesi İslam Sanatları ve Mimarisi bölümünde öğrencilerine İslam-Türk sanatlarını öğreten Orhan Dağlı'nın eseri.
Yakup Cem'den minyatür dersleri alan Orhan Dağlı, ropörtajında minyatüre bakışını, "Minyatürde ise takip ettiğim ekol, diğer büyük bir Türk devleti olan Babür ekolüdür. Bazı zevatın sandığı gibi İrani değil. Timuri (Herat) tarzının bir alt kolu olarak devam etmiş Ekber Şah, Cihangir ve Şah Cihan'ın saltanatlarında klasik minyatürü zirveye taşımış bir ekoldür..." şeklinde belirtiyor.
Orhan Dağlı Kişisel Sitesi
Minyatüre ait sayfa



FERİDUDDİN-İ ATTAR (K.S.) MİNYATÜRLERİ :


Kuşlar'ın Konferansı
Feridûddin Attar'ın (k.s.) Mantık-ut Tayr (Kuşların Diliyle) adlı eserine çizilmiş minyatürlerdendir.
Tasavvuf edebiyatının başlıca eserlerinden olan Mantık-ut Tayr'da kuşlar ile ilgili bir hikaye kullanılarak, çeşitli semboller aracılığıyla tasavvufun temellerini, önemli prensiplerini ve tasavvufi yaşam ile inancı anlatılmaktadır. 4724 beyitten oluşan mesnevi tarzında yazılmış bir eserdir.
Minyatüre ait Wikipedia sayfası

Bu görüntü, telif hakkı süresi dolduğu için, kamu malıdır (5)



Başka bir minyatür: Reza Abbasi - Kaynak



HZ. HIZIR (A.S.) MİNYATÜRLERİ :



İskender ve Hızır (a.s.)
Minyatüre ait Morgan Kütüphanesi sayfası (2)



YEDİ UYURLAR MİNYATÜRLERİ :



Yedi Uyurlar
Minyatüre ait sayfa


Yedi Uyurlar
Minyatüre ait sayfa



MEVLEVÎLER MİNYATÜRLERİ :



Hz. Mevlânâ ve Semazen
Minyatüre ait sayfa


Mevlevîler
Minyatüre ait sayfa


Mevlevîler
Minyatüre ait sayfa


Mevlevîler
Minyatüre ait sayfa



LEYLA MECNUN MİNYATÜRLERİ :

Mesnevi-i Manevi'de Leyla ve Mecnun - Doç.Dr. İ.Çetin Derdiyok Alıntı: "Mesnevî-i Manevî'de yer alan Leylâ ve Mecnûn motiflerinin Nizami'nin ve Fuzûli'nin mesnevîlerindeki Leylâ ve Mecnûn motifleriyle aynı olmadığı görülmüştür. Mesnevî-i Manevî'de yer alan Leylâ ve Mecnûn, bilinen hikayenin kahramanları olmakla birlikte burada daha çok tasavvuftaki güzelliği ve gerçek aşkı anlatmada kullanılan sembol kişilerdir" (6)

Fuzûlî'nin Leylâ ve Mecnûn Mesnevisinin Resimli Örnekleri - Ünal Araç [Hacettepe Ünv.Sos.Bil.Ens. Sanat Tarihi Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi 2007] (138sf 1,11MB) - Tezin Minyatürler Dosyası (102sf 24,5MB)
Tez "Teşekkür" Başlığından Alıntı: "Çalışmamın sanat tarihi alanı dışındaki edebi ve felsefi derinliğini kavrayabilmem İbn Hazm, Ferîdüddîn Attâr, Mevlânâ, Hâfız, Fuzûlî, Şeyh Gâlib gibi doğu edebiyatı önde gelen şair ve düşünce adamlarının yapıtlarını okumamla sağlanabildi. Düşünce ve duygu dünyalarında aşk olgusunu içselleştiren, varoluş gerçeğini sorgulamada aşkı ulaşılması gereken en önemli aşamalardan biri olarak gören bu değerli kişilerin manevi ruhlarına, çalışmamın derinliğini anlayabilmemde sağladıkları katkılar için teşekkür, minnet ve şükran borçluyum." - TEZ VE DOSYALARI ÜNAL ARAÇ BEYİN ÖZEL İZNİ İLE PAYLAŞILMIŞTIR.. TEŞEKKÜR ETTİKLERİNE DE TEŞEKKÜRLER (00)

Fuzûlî'nin "Leylâ ve Mecnûn" Mesnevî'si e-kitap (T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı - Hazırlayan: Muhammet Nur Doğan) :
Giriş (5sf 137kB) - Metin (202sf 969kB) (7)

İnternetteki Leyla-Mecnun anlatımlardan 1-2 örnek için lütfen tıklayınız (11sf 125kB) (0)

Buselik Makamına - Mazhar Fuat Özkan'ın ''Peki Peki Anladık 1985 Albümü'' (3:23) - Şarkı Sözleri




MİNYATÜRLE İLGİLİ :

Muhteşem Türkler Çizgi Film - 7 Levni Çelebi - TRT Çocuk (14:23) Minyatürde 3. Boyutu İlk Kez Oluşturan Levni Çelebi'nin Hayatı

Minyatürün Dilinden - TRT Belgesel 2009

Bölüm 1 (3:25) Bahçeye Yağmur Yağdıran Bulut
Bölüm 2 (3:55) Çölde Kazık Çakan ve Söken 2 Yolcu
Bölüm 3 (3:16) Hz.Ömer (r.a)'in Oğlu Abdullah ile Çoban
Bölüm 4 (3:19) Veli Bir Kadının Adama Cevabı
Bölüm 5 (2:49) Dedenin Beyaz ve Siyah Köpekleri
Bölüm 6 (4:13) Su Kuyusunun Sahibi Yahudi ve Hz. Osman (r.a.)
Bölüm 7 (3:36) Derviş Kaşıkları


KAYNAKLAR :

Sevakıb-ı Menakıb (Menkıbelerin Yıldızları) minyatürlerinin yanındaki anlatımlar için "Ariflerin Menkıbeleri - Ahmed Eflâkî - Çeviren: Tahsin Yazıcı" (Hürriyet Yayınları İslam Klasikleri 1973, MEB İslam Klasikleri:19 2001, Kabalcı Yayınları 2012) kitaplarından faydalanılmıştır.

(# ') # Nolu kaynaktan alınan bilginin derlenmiş hali
(0) İnternette pekçok yerden bulunabilir
(00) www.erimsever.com
(1) http://egoistokur.com
(2) Morgan Kütüphanesi ve Müzesi : www.themorgan.org
(3) http://akademik.semazen.net
(4) Şiirlerle Menkıbeler - Abdüllatif Uyan : www.siirlerlemenkibeler.com
(5) Wikipedia Türkiye : http://tr.wikipedia.org
(6) Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi : http://turkoloji.cu.edu.tr
(7) T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı e-Kitap : http://ekitap.kulturturizm.gov.tr
(8) www.haber7.com

SAYFA LEJANT :
İnternet Sayfası
Kitap (Türkçe)
Kitap (İngilizce-Arapça)
JPG, GIF, BMP,... (Resim) Formatında belge
PDF, LIT,... (E-Book) Formatında belge
İnternet Tarayıcı Yardım Dosyası (HTML Help Compiled Help File)
İnternet Hesaplama Sayfası (İnternet Explorer belgesi)
Ofis Yazı dosyası (Word belgesi)
Ofis Sunum dosyası (Power Point belgesi)
Video dosyası
Ses dosyası

Aynı dosyanın www.erimsever.com 'a kaydedilmiş hali

& Exe veya Com Formatında program (veya program kurulumu) (i veya ii veya iii)
(i) Freeware - Kullanımı serbest program
(ii) Shareware - Lisanslı, sınırsız kullanımlı program
(iii) Shareware - Lisanslı, sınırlı kullanımlı program

NOTLAR :
1 - Sayfada sunulan dosya ve programların açılması ile ilgili gerekli yazılımlar için YAZILIMLAR sayfasından faydalanabilirsiniz.
2 - Lütfen fikirlerinizi, paylaşmak istediğiniz program ve belgeleri olabildiğince kaynak göstererek (internet adresi linki ile) mail atınız.

© Erim SEVER - Makina Mühendisi
Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır - Hz. Mevlânâ (k.s.)
İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır - Hadis-i Şerif - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) Vasiyeti'nden
Yasal Uyarı & İlkeler